blogumsonsuz resim23 Nisan 2009 02:15 | 3 yorum Fincan !.
25 Temmuz 2008 10:29 | yorum ekleyin Sesim kısılıyor, hüznüme sahip çık ey talib!Sesim kısılıyor, hüznüme sahip çık ey talib! Yokluktan mı geliyoruz? Elbette. Elbette yok olduğumuz, hiç olduğumuz bir zamanı vardı(r) herbirimizin. Bütün kainatın. Olduğumuz ve olacağımız bir zamanın sahipleriyiz; var veya yok olduğumuz/olacağımız bir zamanın... Ne büyük bir muammadır varoluş toprağımızın 'ademiyet'le yoğrulması. Ademiyetle, yani hiçlik ve yokluk'la... "Hiçten hiç çıkar" derler. Derler sadece. Böyle derler. Hep derler. Hiçten çıkan biziz oysa. Ademiyetten gelen. Geçmişinde yokluğu barındıran. Tek tek. Hiçiz. Hiçten çıkan 'hiç'ler. Hiçtik. Yine hiç olacağız. Bunda kuşku yok. Varlık, bize, burada, bu arada, bir 'an' için, göz kırptı diye mi varlık iddia edeceğiz? Arsızca. Sırf bu yüzden mi "bir hiç iken varolduk" diyeceğiz? Varlığın kokusunu duyduk bir kere. Doğru. Sadece bir kere ve bir an. Bir kereliğine ve bir anlığına... Dilemmanın doğuşu bir kerelik ve bir anlık değil mi zâten: varız ve yokuz; hem varız, hem yokuz. Sözümü laftır deyu yabana atma ey talib! Mücerred edebiyat değil bu, bilakis edeb. Hem te'dib, hem teeddüb! Sen varlığın kokusuyla ser-hoş olanların sözüne kulak ver: ne var, ne yokuz. Ayrılık adam eder insanı. Ademiyetten âdemiyete ermenin sırrı ayrılıktadır. Adam (âdem) oluş hem ayrılık yüzündendir, hem de onun sâyesindedir. Konya'nın Celâleddini de şikâyet etmez mi ayrılıktan? Eder elbette. Hem de ağlaya ağlaya... Ney gibi: ez cüdayiha şikayet mikoned...
Önce rahimden ayrılış. Evvelâ ana rahminden ayrılır insan. İstemeye istemeye gözlerini dünyaya açar. Ağlayarak. Cennetini kaybetmiştir; dizlerini karnına çekerek büzüldüğü cenneti... hatırlayabildiği yegâne cenneti... Işığa alışır... ve gürültüye... Sonra memeden ayrılış... Sonra da kucaktan... Varoluşunu sürdürebilmesi için, rahimden ayrılması gerekenin yaşayacağı ayrılıklar hiç bitmez. Neye alıştıysa ondan ayrılmak zorundadır insan! Evden de ayrılacaktır; belki okul için, belki aş için... yani iş için... tabii ki bir de eş için... Evden, yani anneden... rahminden, memesinden, kucağından... Hep gurbet. bütünüyle gurbet. Bütün niçin'ler bir tek amaç içindir: adam olmak için! Adam olmak için ayrılır insan. Hep gariptir, olmak zorundadır. Ayrılamazsa, ayrılmayı beceremezse hastalanır. Bütünlüğünü kuramaz. Yarım kalır. Travma dedikleri budur işte. Ayrılışın şiddetiyle dağılıp savrulmaktır travma.
İnsan inançlarından da ayrılır; düşüncelerinden de, hayallerinden de... Hatta geçmişinden... tarihinden... ait olduğu çevreden veya toplumdan... Hepsinden de önemlisi: kendinden... Bütün ayrılışlar, gerçekte, bir "kendinden ayrılış"tır. Hep seni arar ben. Sen'i, yani anne'yi... yani şefkat ve rahmeti... Hep kadını... Bir de onu. O'nu, yani baba'yı... yani kudret ve himayeyi... Hep erkeği... Sen kadın'dır. O ise erkek. Aranan kadındır, beklenen erkek. Peki ben? Yani arayan ve bekleyen? Kimim ben? Neyim?
Hüznüme sahip çık ey talib! Her ayrılışta bir parçanı bırakırsın, bir parçanı ise koparır alırsın; en büyük parçanı... seni sen yapacak parçanı... hakikatini... Ayrılamazsan, ayrılmayı bilmez, bilemezsen, hakikatsiz kalırsın. Yarım kalırsın.
İnsanlığın trajedisi, anneden (anne şefkatinden) mahrum erkek çocuklarının trajedisidir aslında. Bir de babadan (babanın himayesinden) mahrum kız çocuklarının... "Derd bu, peki devası ne?" diye soruyorsun. Söyleyeyim: Mahrumiyetler kemalat tevlîd eder, yani insanı olgunlaştıran, kemâle erdiren yoksunluklarıdır. Yokluk ve yoksunluksa Varlığın cilvelerindendir. İmdi, unutma ey talib, cilve ile tecelli kelimeleri aynı köktendir.
Dücane Cündioğlu'ndan
04 Ocak 2008 22:52 | yorum ekleyin B MEALİ25 Aralık 2007 22:00 | yorum ekleyin inci
Okyanusun dibinde yatan bir istiridye, su üzerinden akıp geçsin diye, kabuğunu açmış. Su içinden geçerken, solungaçları yiyecek toplayıp midesine gönderiyormuş. Aniden, yakınındaki bir balık,bir kuyruk darbesiyle kum ve çamur fırtınası yaratmış. 05 Aralık 2007 09:57 | yorum ekleyin BEYNİMİZİ TANIYALIM - HAFIZA VE DİĞER İŞLEVLER16 Kasım 2007 00:25 | yorum ekleyin www.ahmedbaki.com25 Ekim 2007 11:46 | yorum ekleyin kavramlar25 Ekim 2007 11:27 | 1 yorum www.ahmedhulusi.org25 Ekim 2007 11:25 | yorum ekleyin www.okyanusum.com25 Ekim 2007 11:20 | 2 yorum ŞU AN BULUNDUĞUMUZ BU DURUMDA BU DUA YA İHTİYACIMIZ VARYARABBİ.. İŞİTTİK VE İTAAT ETTİK ALLAH MUHAKKAK İŞİNDE GALİPTİR GÖRÜNEN NE OLURSA OLSUN KİM YENERSE YENSİN KİM YENİLİRSE YENİLSİN GALİB OLAN, HAKİM OLAN, YAPAN VE YAPTIRAN SENSİN YA RAB SEN Kİ MUHAMMED MUSTAFA’YA DAHİ YENİLGİ SINAVINI YAŞATANSIN SEN ZULMETMEZSİN YARABBİ YARABBİ İNANDIK VE TASTİK ETTİK ZULMEDEN BİZİZ YARABBİ SENİN YOLUNDA KENETLENMEYİP BENLİK HEVESİYLE AYRI DÜŞTÜĞÜMÜZ VE BÖLÜNDÜĞÜMÜZ İÇİN KENDİMİZE ZULMETTİK BİZ BİZE ZULMETTİĞİMİZ İÇİN DÜŞMAN DA ŞİMDİ BİZE ZULMEDİYOR BÜTÜN ZALİMLERDEN VE SENDEN SANA SIĞINDIK YARABBİ BİZLER GAFİL OLDUK, GÜNAHKAR OLDUK, MAHKUM OLDUK, MAĞLUP OLDUK KURAN VE SÜNNETİN HİKMETLERİYLE UYANMADIK SEN BİZİ DÜŞMANIN SALDIRILARIYLA UYANDIRDIN ŞİMDİ DE LUTFET YARABBİ BİZE BU SALDIRILARI DEF EDECEK GÜÇ VE ENERJİ VER BİLİNÇLİ SABIR VE SEBAT İHSAN EYLE YA RABBİ BİZE BARIŞ DİNİNİ İSLAMI GETİREN KUTLU PEYGAMBERİN HÜRMETİNE ONUN MECBUR KALIP SAVAŞTIĞI ZAMAN TİTİZLİKLE SADIK KALDIĞI VURUŞMA HUKUK VE AHLAKINDAN AYIRMA YA RABBİ 25 Ekim 2007 10:41 | yorum ekleyin OKYANUSUM FM
13 Ekim 2007 01:30 | 4 yorum SEVMEK
Kişi sevdiğiyle olmak ister!. Sevdiğinin hâliyle hâllenir… Sevgisi kadarıyla, onunla yaşar!. Sevginin ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz için, çoğunlukla, “beğeni” ile “sevgi”yi birbirine karıştırırız... “Beğeni” yanında “sahip olma” arzusuyla açığa çıkar!. Bir nesneden hoşlandığında, beğendiğin şeye sahip olmak ve üzerinde tasarruf edebilmek arzusuyla yaşarsın… Bu tüm mahlûkatta çok yaygın bir duygudur!. Kimi, beğendiğini cebine sokar; kimi beğendiğine tasma takıp yanında taşıyarak onunla hava atmak ister; kimi yakalayıp inine sürükler… Her mahlûk yaradılış fıtratına göre, beğendiği üzerinde tasarruf etmek ister. “Sevmek” ise bundan çok farklıdır… Sevince, yalnızca sevdiğin için yaşamak istersin!. Yalnızca yanında olmak, yalnızca onun olmak, yalnızca onun zevk aldığıyla zevk alıp, sevmediğinden kaçmak istersin! Sevdiğin öylesine sarmıştır aklını, fikrini, ruhunu ki, her şey sana, onu hatırlatır; yanında iken bile onun içinde olmak istersin!… Yakınlık bile uzak gelir sana!… Sen kaybolursun, sende; sevdiğin kalır yalnızca, beyninde!.. Onun bakışıyla bakar, onun değerlendirmesiyle değerlendirir, onun diliyle konuşmaya başlarsın!. Gözün ondan başkasını görmez, kulağın ondan başkasını duymaz, elin ondan başkasına uzanmaz olur!. Her an sana sahip olmasını; varlığının, tasarrufunun her an üzerinde olmasını, her an seni kucaklamasını istersin!… Bedensel yakınlık bile, korkunç uzaklık gibi gelir sana; ve onunla tek bir beden, tek bir rûh, tek bir şuur olmayı dilersin!. Sevgi, fıtratın müsait ise, sevdiğinde yok edesiye yakar seni; ve gün gelir kaşında-gözünde, yüzünde-dilinde sevdiğini görürler de, “sen o olmuşun” derler! Beğenen sahip olmak ister… Seven ise sevdiğinde yok olur; fedâ eder her şeyi sevdiği uğruna!. Bazılarının da sevgi kokusu sürülür üstüne; “aşığım” sanır!. Ama sevdiği uğruna, fedâkârlık etmeye gelince sıra, o koku siliniverir üzerinden “kopamama” sabunuyla!. Parasından kopamaz… Mevkiinden kopamaz… Yakınlarından kopamaz… İçinde yaşadığı ortamın güzelliklerinden kopamaz… “Etraf”tan kopamaz!. Derken kusurlar belirmeye başlar sevdiğini sandığının üzerinde… Eksiklikler görmeye başlar, yetersizlikler görmeye başlar… Bunlar önce acıma duygusuna dönüştürür sevgisini; uzaktan acıyarak seyretmeye başlar… Sonra tatlı bir anıya dönüşür, sevgi sandığı duyguları!. Bu tecrübe gösterir ki, onun fıtratında sevgi programı yoktur!.. Beğeniyi, sevgi sanmıştır!.. Uzaklaşma ondan gelmemiş de, karşısındakinden gelmişse, bu defa “nefret”e döner “beğeni”; ondan intikam alma duygusu gelişir içinde; ve vicdanla intikam dalgaları arasında bir o yana bir bu yana sürüklenir durur; terkedilmişliğin, uzaklaşmanın, lâyık olmadığını yaşamanın sanısı içinde!.. Oysa yalnızca, fıtratında olmayan gerçek sevginin sonuçlarını yaşamaktadır!. Cüzdanı için, güzelliği-yakışıklılığı için, kendisine hoş gelen huyları için, mevkii-koltuğu için, ilmi için beğenmiştir; sevdiğini sanmış; sahip olamayınca da arzusuna erişememenin düş kırıklığı içinde kopmuş; yalnızca çıkarları doğrultusunda yaşamayı tercih etmiştir… Seven ise göze almıştır kopmayı… Dışlanmayı… Paradan-puldan, nâmdan nişandan, dosttan akrabadan uzak kalmayı… Fıtratından gelir sevgi!. Kulluğu sevmek üzeredir!. Onunla, sevmeyi yaşamak istediği için yaratmıştır onu Yaratan… O yüzden kopar anadan-babadan; dünyadan paradan! Seven, karşılıksız sever!… Beğenen karşılığını ister!. Benim istediğim gibi yaşarsan seni boğarım sahip olduklarıma, der beğenen!.. Onun zaten fıtratında yoktur sevgi, bilmez aşkın ne olduğunu!.. Ne üzere yaratılmışsa, odur tüm meşgalesi… Karınca gibi çalışır; maymun gibi çiftleşir; aslan gibi yavrularına sahip çıkar… Ama pervane gibi sevemez!. Atamaz kendini ateşe!. Sevgi sonunda yanmayı getirir!.. Beğeni ise sonunda kaçmayı!. Beğenen mahlûkat çoğunluğuna göre, “sevgi” delilikten bir türdür!.. Anlamazlar onlar, sevdiği uğruna, etraf ne derse desin deyip, her şarta katlanmayı! Ve “delillik bu” derler… Beğenme bir tür “hobi”dir!… Bazen ömür boyu sürer, bazen bir kaçyıl, bazen bir kaç ay!.. Sevgi bir ömür boyudur!… Bitmez, tükenmez, bazen durulur, bazen coşar ama hiç gerilemez!. İçinde, özünde hissedilip açığa çıkaramadığını karşısındakinde bulduğun anda onu sevmeye başlarsın... özünde sevgin kadardır karşısındakine aşkın!.. Çoğunlukla karşısındakinden, ondakinin yüzünü göstermesinden gelir sevgi insana!.. Bazen de özünden gösterir yüzünü O!… O zaman onlar için derler ki, “Allah’a âşık oldu”!.. “Kendine seçtikleri”dir sevenleri bir çehreden!… Özünden sevgiyi yaşayanlardır, “mukarreb”leri!… Hünerlerini sergilemek için yaratmıştır herşeyi… Sevmek için yaratmıştır sevilenleri!. Gözlerinde seyretmek için gözleri olarak yaratmıştır “aşk”ı yaşattıklarını!.. Avam anlamaz ve bilmez bu aşkı!. Bunun aşk olduğunu!.. Oysa gerçek “aşk” O’nun ateşine pervane gibi atılıp; varlığını O’nda yitirip; O’nun “Bâki”liğini yaşattıklarıdır gerçek “âşık”lar!.. Özel bir fıtratla gelmişlerdir onlar, “âşık” olmak için!.. Yaşamları boyunca bir değer taşımamıştır dünya ve içindekiler!.. Parmaklarını bile kıpırdatmamışlardır dünya için!. “Allah de ötesinde bırak onları hevâlarıyla oyalansınlar” hitâbına mâruz kalmıştır programları; ve hücrelerine nüfûz etmiştir bu hitâp!.. Gerçek anlamıyla onlar “yaşarlar aşkı”; “Yaşar onlarda aşkı”; sever, acır, merhamet eder onlarda kullarına; çünkü bu sıfatlar için yaratmıştır onları!.. Var gel dostum, biz dönelim dünyamıza; bu masal gibi gelen sözler yeteri kadar ıslattı bizi!… Şimdi kurulanmak zamanı!. Dönelim dünyamıza, koşalım, çalışalım, didinelim; insanları sevindirmek için onlara bir şeyler verelim; ve gönüllerini hoş etmek için güllâbicilik eyleyelim!.. Sonra da, bunları hep “Tanrı –pardon Allah- için yapıyoruz!” diyerek vicdanlarımızı tatmin edelim!.. Gönül “aşk” için yaratılmamışsa, neye yarar bunca demek!… İyisi mi, “hobi” kabilinden “dinle ilgilenip”, günümüzü gün eylemek!.
| ||||||||||||||||||||||
05 Ekim 2007 01:35 | 1 yorum
Herkes, birbirine ve her şeye bakar; fakat, kimse, bir diğeriyle aynı şeyi görmez!.
Herkes, aynı şeye bakar; fakat, aynı şeyi, mutlaka farklı görüp değerlendirir…
Herkes, her şeyi, dışarıda değil, hayâlinde görür; ve değerlendirmesini de, kendi veri tabanına göre yapar!.
Herkes, farklı şeyleri olduğu gibi, aynı şeyi dahi, ayrı zamanlarda, aynı şekilde değil, farklı şekilde algılayıp değerlendirir…
Hiç kimse, aynı şeyi, iki defa görmez ve iki defa aynı şekilde algılayamaz.
Herkes, her şeyi, kendi veri tabanına göre değerlendirdiği için de, her şey, değerini değerlendireninden alır!.
Herkes, kendi cehenneminde, ya da kendi cennetinde yaşar!.
Tanrısından kurtulanın yaşamı ise, “ALLAH” adıyla işaret edilenin “HİÇ”lik mertebesidir!…
«ALLAH» adıyla işaret edilen, “Bâkî”dir; gerçeğindeki uyarıyı değerlendirenler, fâni kavramını kabullenemeyecekleri gibi; “Allah” ahlâkıyla ahlâklanmış olanlar da, âlemlerin, “hayâl” çekirdeğinden oluşmuş bir dev ağaç olduğunun seyri içindedir.
Her an, her zerrede, yeni bir “şe`n”de olandır, “HU”; ve dahi, bundan münezzehtir; ise, bunun sonuçları ne olabilir; getirisi dahi neler olabilir?
Ya birilerinin dedikodusuyla ömür tüketenlerin yeri?
Ahmed Hulusi
04 Ekim 2007 01:52 | 1 yorum
ark siteler: nedir ne demek, türkçe dil araçları, Tasda
biz kimiz? | yasal bilgiler | beni oku | iletişim 2006-2007 © alanturka.com 12.1.570