blogum

sonsuz resim

23 Nisan 2009 02:15 | 3 yorum

Fincan !.

Fincan !.
 

Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüzyıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı.

Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;

Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisin ki, ben hep böyle değildim. Yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi.

Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu!

Kekeleyerek: “Nasıl? Anlayamadım?” diyebildi yaşlı kadın.

Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:

Yeter! Lütfen dur artık!” diye bağırmak zorunda kaldım.

Ama usta sadece gülümsedi ve; “Daha değil!” diye cevapladı beni.

Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm. Döndükçe başım da döndü. Sonunda yine haykırdım:

“Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum!”

Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:

Henüz değil!

Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu: Beni yakarak öldürecek

Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum:

Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!”

“Pencereden onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve “Daha değil!” diyordu.

Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi.

“Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.

Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum!” dedim. Onun cevabı ise aynıydı: “Henüz değil!”

Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim. “Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!” diye bağırdım.

Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. “Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!” diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine “Daha değil!” diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.

“Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:

Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?”

Ona “Evet” dedim.

Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve “Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım.”

Evet bu sensin!” dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel bir fincan haline geldin.Eğer seni bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, kuruyup gidecektin. Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın. Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın. Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı. Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu. Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde.”

 Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan çıktığını hayretle fark ettim:

Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet!

 Bana zarar vereceğini düşündüm.

Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim.

Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat eseri yaptığını görüyorum.

Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana verdiğin için teşekkür ederim…Teşekkür ederim.”   

.....İlknur Alkan

25 Temmuz 2008 10:29 | yorum ekleyin

Sesim kısılıyor, hüznüme sahip çık ey talib!

Sesim kısılıyor, hüznüme sahip çık ey talib!

Yokluktan mı geliyoruz? Elbette. Elbette yok olduğumuz, hiç olduğumuz bir zamanı vardı(r) herbirimizin. Bütün kainatın.

Olduğumuz ve olacağımız bir zamanın sahipleriyiz; var veya yok olduğumuz/olacağımız bir zamanın...

Ne büyük bir muammadır varoluş toprağımızın 'ademiyet'le yoğrulması. Ademiyetle, yani hiçlik ve yokluk'la...

"Hiçten hiç çıkar" derler. Derler sadece. Böyle derler. Hep derler.

Hiçten çıkan biziz oysa. Ademiyetten gelen. Geçmişinde yokluğu barındıran. Tek tek. Hiçiz. Hiçten çıkan 'hiç'ler.

Hiçtik. Yine hiç olacağız. Bunda kuşku yok.

Varlık, bize, burada, bu arada, bir 'an' için, göz kırptı diye mi varlık iddia edeceğiz?

Arsızca.

Sırf bu yüzden mi "bir hiç iken varolduk" diyeceğiz?

Varlığın kokusunu duyduk bir kere. Doğru. Sadece bir kere ve bir an. Bir kereliğine ve bir anlığına...

Dilemmanın doğuşu bir kerelik ve bir anlık değil mi zâten: varız ve yokuz; hem varız, hem yokuz.

Sözümü laftır deyu yabana atma ey talib! Mücerred edebiyat değil bu, bilakis edeb. Hem te'dib, hem teeddüb!

Sen varlığın kokusuyla ser-hoş olanların sözüne kulak ver: ne var, ne yokuz.


* * *

Ayrılık adam eder insanı.

Ademiyetten âdemiyete ermenin sırrı ayrılıktadır. Adam (âdem) oluş hem ayrılık yüzündendir, hem de onun sâyesindedir.

Konya'nın Celâleddini de şikâyet etmez mi ayrılıktan?

Eder elbette. Hem de ağlaya ağlaya... Ney gibi: ez cüdayiha şikayet mikoned...


* * *

Önce rahimden ayrılış.

Evvelâ ana rahminden ayrılır insan. İstemeye istemeye gözlerini dünyaya açar. Ağlayarak.

Cennetini kaybetmiştir; dizlerini karnına çekerek büzüldüğü cenneti... hatırlayabildiği yegâne cenneti...

Işığa alışır... ve gürültüye...

Sonra memeden ayrılış...

Sonra da kucaktan...

Varoluşunu sürdürebilmesi için, rahimden ayrılması gerekenin yaşayacağı ayrılıklar hiç bitmez.

Neye alıştıysa ondan ayrılmak zorundadır insan!

Evden de ayrılacaktır; belki okul için, belki aş için... yani iş için... tabii ki bir de eş için...

Evden, yani anneden... rahminden, memesinden, kucağından... Hep gurbet. bütünüyle gurbet.

Bütün niçin'ler bir tek amaç içindir: adam olmak için!

Adam olmak için ayrılır insan. Hep gariptir, olmak zorundadır. Ayrılamazsa, ayrılmayı beceremezse hastalanır. Bütünlüğünü kuramaz. Yarım kalır.

Travma dedikleri budur işte. Ayrılışın şiddetiyle dağılıp savrulmaktır travma.


* * *

İnsan inançlarından da ayrılır; düşüncelerinden de, hayallerinden de...

Hatta geçmişinden... tarihinden... ait olduğu çevreden veya toplumdan...

Hepsinden de önemlisi: kendinden...

Bütün ayrılışlar, gerçekte, bir "kendinden ayrılış"tır.

Hep seni arar ben. Sen'i, yani anne'yi... yani şefkat ve rahmeti... Hep kadını...

Bir de onu. O'nu, yani baba'yı... yani kudret ve himayeyi... Hep erkeği...

Sen kadın'dır. O ise erkek. Aranan kadındır, beklenen erkek.

Peki ben? Yani arayan ve bekleyen? Kimim ben? Neyim?


* * *

Hüznüme sahip çık ey talib!

Her ayrılışta bir parçanı bırakırsın, bir parçanı ise koparır alırsın; en büyük parçanı... seni sen yapacak parçanı... hakikatini...

Ayrılamazsan, ayrılmayı bilmez, bilemezsen, hakikatsiz kalırsın. Yarım kalırsın.


* * *

İnsanlığın trajedisi, anneden (anne şefkatinden) mahrum erkek çocuklarının trajedisidir aslında.

Bir de babadan (babanın himayesinden) mahrum kız çocuklarının...

"Derd bu, peki devası ne?" diye soruyorsun.

Söyleyeyim: Mahrumiyetler kemalat tevlîd eder, yani insanı olgunlaştıran, kemâle erdiren yoksunluklarıdır. Yokluk ve yoksunluksa Varlığın cilvelerindendir.

İmdi, unutma ey talib, cilve ile tecelli kelimeleri aynı köktendir.


                                                 Dücane Cündioğlu'ndan


 

04 Ocak 2008 22:52 | yorum ekleyin

B MEALİ

25 Aralık 2007 22:00 | yorum ekleyin

inci


İnci !..

Okyanusun dibinde yatan bir istiridye, su üzerinden akıp geçsin diye, kabuğunu açmış. Su içinden geçerken, solungaçları yiyecek toplayıp midesine gönderiyormuş. Aniden, yakınındaki bir balık,bir kuyruk darbesiyle kum ve çamur fırtınası yaratmış.

İstiridye de kumdan nefret edermiş;
zira kum öylesine pürüzlüymüş ki kabuğunun içine kaçarsa son derece rahatsız olurmuş. İstiridye derhal kabuğunu kapamış ama çok geç kalmış;

Sert ve pürüzlü bir kum taneciği içeri girip, iç derisi ile kabuğun arasına yerleşmiş.

Kum tanesi istiridyeyi ne çok rahatsız ediyormuş.

Ama, kabuğunun içini kaplaması için kendine verilmiş olan salgı hücresini hemen çalıştırarak, minik kum tanesinin üstünü kaplamaya başlamış; ta ki, nefis, parlak ve düzgün bir örtü oluşana kadar...

İstiridye, yıllar yılı, minik kum taneciğinin üstüne katlar eklemeye devam etmiş ve sonunda müthiş güzel, parlak ve son derece değerli
bir inci oluşmuş. Karşı karşıya olduğumuz problemler bu kum taneciğine benzer, bizi rahatsız ederler ve niye bize bu derece eziyet çektirip asabileştirdiklerine şaşarız; fakat ; ... azmin getirdiği cesaret ve kuvvetle, sorunlarımızın ve zayıflıklarımızın üstesinden geliriz. ... daha alçakgönüllü, isteklerimizde daha ısrarlı, çevremizdekilere daha yakin, daha akilli ve sorunlarımıza karsı daha dayanıklı hale geliriz. ... gizli gücümüzle, yaşamımızdaki pürüzlü kum taneciklerini, bize kuvvet veren ümit ve ilham kaynağı olan değerli incilere dönüştürürüz....

05 Aralık 2007 09:57 | yorum ekleyin

BEYNİMİZİ TANIYALIM - HAFIZA VE DİĞER İŞLEVLER

16 Kasım 2007 00:25 | yorum ekleyin

www.ahmedbaki.com

25 Ekim 2007 11:46 | yorum ekleyin

kavramlar

25 Ekim 2007 11:27 | 1 yorum

www.ahmedhulusi.org

25 Ekim 2007 11:25 | yorum ekleyin

www.okyanusum.com

okyanusum.com

25 Ekim 2007 11:20 | 2 yorum

ŞU AN BULUNDUĞUMUZ BU DURUMDA BU DUA YA İHTİYACIMIZ VAR


YARABBİ..
İŞİTTİK VE İTAAT ETTİK
ALLAH MUHAKKAK İŞİNDE GALİPTİR
GÖRÜNEN NE OLURSA OLSUN
KİM YENERSE YENSİN
KİM YENİLİRSE YENİLSİN
GALİB OLAN, HAKİM OLAN,
YAPAN VE YAPTIRAN SENSİN
YA RAB
SEN Kİ MUHAMMED MUSTAFA’YA DAHİ
YENİLGİ SINAVINI YAŞATANSIN
SEN ZULMETMEZSİN YARABBİ
YARABBİ İNANDIK VE TASTİK ETTİK
ZULMEDEN BİZİZ YARABBİ
SENİN YOLUNDA KENETLENMEYİP
BENLİK HEVESİYLE AYRI DÜŞTÜĞÜMÜZ
VE BÖLÜNDÜĞÜMÜZ İÇİN
KENDİMİZE ZULMETTİK
BİZ BİZE ZULMETTİĞİMİZ İÇİN
DÜŞMAN DA ŞİMDİ BİZE ZULMEDİYOR
BÜTÜN ZALİMLERDEN VE SENDEN SANA SIĞINDIK YARABBİ
BİZLER GAFİL OLDUK,
GÜNAHKAR OLDUK,
MAHKUM OLDUK,
MAĞLUP OLDUK
KURAN VE SÜNNETİN HİKMETLERİYLE UYANMADIK
SEN BİZİ DÜŞMANIN SALDIRILARIYLA UYANDIRDIN
ŞİMDİ DE LUTFET YARABBİ
BİZE BU SALDIRILARI DEF EDECEK GÜÇ VE ENERJİ VER
BİLİNÇLİ SABIR VE SEBAT İHSAN EYLE
YA RABBİ
BİZE BARIŞ DİNİNİ İSLAMI GETİREN
KUTLU PEYGAMBERİN HÜRMETİNE
ONUN MECBUR KALIP SAVAŞTIĞI ZAMAN
TİTİZLİKLE SADIK KALDIĞI
VURUŞMA HUKUK VE AHLAKINDAN AYIRMA YA RABBİ

25 Ekim 2007 10:41 | yorum ekleyin

OKYANUSUM FM




OKYANUSUM FM'E 

HOŞ GELDİNİZ 


Radyo penceresi açılmıyorsa aktiv-x'i yükleyip kurmanız gerekiyor İsteklerinizi buradan bana iletebilirsiniz Radyo hakkında sorularınızı yöneltin

 
                                                                                                                                              7esittir1@gmail.com

13 Ekim 2007 01:30 | 4 yorum

SEVMEK

 

Kişi sevdiğiyle olmak ister!.

Sevdiğinin hâliyle hâllenir… Sevgisi kadarıyla, onunla yaşar!.

Sevginin ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz için, çoğunlukla, “beğeni” ile “sevgi”yi birbirine karıştırırız...

Beğeni” yanında “sahip olma” arzusuyla açığa çıkar!.

Bir nesneden hoşlandığında, beğendiğin şeye sahip olmak ve üzerinde tasarruf edebilmek arzusuyla yaşarsın…

Bu tüm mahlûkatta çok yaygın bir duygudur!.

Kimi, beğendiğini cebine sokar; kimi beğendiğine tasma takıp yanında taşıyarak onunla hava atmak ister; kimi yakalayıp inine sürükler… Her mahlûk yaradılış fıtratına göre, beğendiği üzerinde tasarruf etmek ister.

Sevmek” ise bundan çok farklıdır…

Sevince, yalnızca sevdiğin için yaşamak istersin!.

Yalnızca yanında olmak, yalnızca onun olmak, yalnızca onun zevk aldığıyla zevk alıp, sevmediğinden kaçmak istersin! Sevdiğin öylesine sarmıştır aklını, fikrini, ruhunu ki, her şey sana, onu hatırlatır; yanında iken bile onun içinde olmak istersin!… Yakınlık bile uzak gelir sana!…

Sen kaybolursun, sende; sevdiğin kalır yalnızca, beyninde!..

Onun bakışıyla bakar, onun değerlendirmesiyle değerlendirir, onun diliyle konuşmaya başlarsın!. Gözün ondan başkasını görmez, kulağın ondan başkasını duymaz, elin ondan başkasına uzanmaz olur!.

Her an sana sahip olmasını; varlığının, tasarrufunun her an üzerinde olmasını, her an seni kucaklamasını istersin!… Bedensel yakınlık bile, korkunç uzaklık gibi gelir sana; ve onunla tek bir beden, tek bir rûh, tek bir şuur olmayı dilersin!.

Sevgi, fıtratın müsait ise, sevdiğinde yok edesiye yakar seni; ve gün gelir kaşında-gözünde, yüzünde-dilinde sevdiğini görürler de, “sen o olmuşun” derler!

Beğenen sahip olmak ister…

Seven ise sevdiğinde yok olur; fedâ eder her şeyi sevdiği uğruna!.

Bazılarının da sevgi kokusu sürülür üstüne; “aşığım” sanır!. Ama sevdiği uğruna, fedâkârlık etmeye gelince sıra, o koku siliniverir üzerinden “kopamama” sabunuyla!.

Parasından kopamaz… Mevkiinden kopamaz… Yakınlarından kopamaz… İçinde yaşadığı ortamın güzelliklerinden kopamaz… “Etraf”tan kopamaz!.

Derken kusurlar belirmeye başlar sevdiğini sandığının üzerinde… Eksiklikler görmeye başlar, yetersizlikler görmeye başlar… Bunlar önce acıma duygusuna dönüştürür sevgisini; uzaktan acıyarak seyretmeye başlar… Sonra tatlı bir anıya dönüşür, sevgi sandığı duyguları!. Bu tecrübe gösterir ki, onun fıtratında sevgi programı yoktur!.. Beğeniyi, sevgi sanmıştır!..

Uzaklaşma ondan gelmemiş de, karşısındakinden gelmişse, bu defa “nefret”e döner “beğeni”; ondan intikam alma duygusu gelişir içinde; ve vicdanla intikam dalgaları arasında bir o yana bir bu yana sürüklenir durur; terkedilmişliğin, uzaklaşmanın, lâyık olmadığını yaşamanın sanısı içinde!..

Oysa yalnızca, fıtratında olmayan gerçek sevginin sonuçlarını yaşamaktadır!. Cüzdanı için, güzelliği-yakışıklılığı için, kendisine hoş gelen huyları için, mevkii-koltuğu için, ilmi için beğenmiştir; sevdiğini sanmış; sahip olamayınca da arzusuna erişememenin düş kırıklığı içinde kopmuş; yalnızca çıkarları doğrultusunda yaşamayı tercih etmiştir…

Seven ise göze almıştır kopmayı… Dışlanmayı… Paradan-puldan, nâmdan nişandan, dosttan akrabadan uzak kalmayı…

Fıtratından gelir sevgi!. Kulluğu sevmek üzeredir!. Onunla, sevmeyi yaşamak istediği için yaratmıştır onu Yaratan… O yüzden kopar anadan-babadan; dünyadan paradan!

Seven, karşılıksız sever!…

Beğenen karşılığını ister!.

Benim istediğim gibi yaşarsan seni boğarım sahip olduklarıma, der beğenen!..

Onun zaten fıtratında yoktur sevgi, bilmez aşkın ne olduğunu!.. Ne üzere yaratılmışsa, odur tüm meşgalesi… Karınca gibi çalışır; maymun gibi çiftleşir; aslan gibi yavrularına sahip çıkar… Ama pervane gibi sevemez!. Atamaz kendini ateşe!.

Sevgi sonunda yanmayı getirir!.. Beğeni ise sonunda kaçmayı!.

Beğenen mahlûkat çoğunluğuna göre, “sevgi” delilikten bir türdür!.. Anlamazlar onlar, sevdiği uğruna, etraf ne derse desin deyip, her şarta katlanmayı! Ve “delillik bu” derler…

Beğenme bir tür “hobi”dir!… Bazen ömür boyu sürer, bazen bir kaçyıl, bazen bir kaç ay!..

Sevgi bir ömür boyudur!… Bitmez, tükenmez, bazen durulur, bazen coşar ama hiç gerilemez!.

İçinde, özünde hissedilip açığa çıkaramadığını karşısındakinde bulduğun anda onu sevmeye başlarsın... özünde sevgin kadardır karşısındakine aşkın!..

Çoğunlukla karşısındakinden, ondakinin yüzünü göstermesinden gelir sevgi insana!..

Bazen de özünden gösterir yüzünü O!… O zaman onlar için derler ki, “Allah’a âşık oldu”!..

Kendine seçtikleri”dir sevenleri bir çehreden!… Özünden sevgiyi yaşayanlardır, “mukarreb”leri!…

Hünerlerini sergilemek için yaratmıştır herşeyi…

Sevmek için yaratmıştır sevilenleri!.

Gözlerinde seyretmek için gözleri olarak yaratmıştır “aşk”ı yaşattıklarını!..

Avam anlamaz ve bilmez bu aşkı!. Bunun aşk olduğunu!..

Oysa gerçek “aşkO’nun ateşine pervane gibi atılıp; varlığını O’nda yitirip; O’nun “Bâki”liğini yaşattıklarıdır gerçek “âşık”lar!..

Özel bir fıtratla gelmişlerdir onlar, “âşık” olmak için!.. Yaşamları boyunca bir değer taşımamıştır dünya ve içindekiler!.. Parmaklarını bile kıpırdatmamışlardır dünya için!. “Allah de ötesinde bırak onları hevâlarıyla oyalansınlar” hitâbına mâruz kalmıştır programları; ve hücrelerine nüfûz etmiştir bu hitâp!..

Gerçek anlamıyla onlar “yaşarlar aşkı”; “Yaşar onlarda aşkı”; sever, acır, merhamet eder onlarda kullarına; çünkü bu sıfatlar için yaratmıştır onları!..

Var gel dostum, biz dönelim dünyamıza; bu masal gibi gelen sözler yeteri kadar ıslattı bizi!… Şimdi kurulanmak zamanı!.

Dönelim dünyamıza, koşalım, çalışalım, didinelim; insanları sevindirmek için onlara bir şeyler verelim; ve gönüllerini hoş etmek için güllâbicilik eyleyelim!..

Sonra da, bunları hep “Tanrı –pardon Allah- için yapıyoruz!” diyerek vicdanlarımızı tatmin edelim!..

Gönül “aşk” için yaratılmamışsa, neye yarar bunca demek!…

İyisi mi, “hobi” kabilinden “dinle ilgilenip”, günümüzü gün eylemek!.

                                                                     


        Aslan Dövmesi       Doğumdan sonra hayat       Tanrı Misafiri
        Birbuçuk Derviş       Sucu       Tevâzu
        Garib Çoban       Görebilmek       Şeytanın Hileleri
        Keçi       Kayınvalide       Halil İbrahim Bereketi
        Fındık Sıçanı       Gül Yaprağı       En Değerli İnsan
        Fili Verirsen       Yankı       Arkadaş
        O Sıddık       Gül Bahçesi       Hiddet
        İhtiyar bilge       Geleceğini Biliyordum         Azrailin Güzelliği
        Darı       Köyün Ağası       Kelebek
        Nalıncı Baba       Hayır       Zen Rahibi
        Öyle Değil       Deniz Yıldızı       Gerçek Bir Olay
        Antikacı       Ayna       Kör Kuyu
        İyi Kötü       Allah Yeter       Cennette komşu
        Dost       Başarı Zenginlik Sevgi       Karışmam
        Kızılderili Reis       Hacı Rıfkı       Örümcek Ağı
        Kavanoz       Cırcır       Körler Köyü
        Tablo       Dedikodu       Gerçek Güzellik
        Bakış Açısı       Helal Rızk       Satranç ve Tavla
        Yılanla Dost       Sevmek mi Sevilmek mi       Affetmenin Hafifliği
        Mucize       Köle       Balıkçı
        Ahde Vefa       Yarın için       Kıymet Bilmek
        Ok Yay ve Hedef       Kendini Düşünme       Maymun Tuzağı
        Göl Olmak        
 

05 Ekim 2007 01:35 | 1 yorum

Mesaj

Herkes, birbirine ve her şeye bakar; fakat, kimse, bir diğeriyle aynı şeyi görmez!.

Herkes, aynı şeye bakar; fakat, aynı şeyi, mutlaka farklı görüp değerlendirir…

Herkes, her şeyi, dışarıda değil, hayâlinde görür; ve değerlendirmesini de, kendi veri tabanına göre yapar!.

Herkes, farklı şeyleri olduğu gibi, aynı şeyi dahi, ayrı zamanlarda, aynı şekilde değil, farklı şekilde algılayıp değerlendirir…

Hiç kimse, aynı şeyi, iki defa görmez ve iki defa aynı şekilde algılayamaz.

Herkes, her şeyi, kendi veri tabanına göre değerlendirdiği için de, her şey, değerini değerlendireninden alır!.

Herkes, kendi cehenneminde, ya da kendi cennetinde yaşar!.

Tanrısından kurtulanın yaşamı ise, “ALLAH” adıyla işaret edilenin “HİÇ”lik mertebesidir!…

«ALLAH» adıyla işaret edilen, “Bâkî”dir; gerçeğindeki uyarıyı değerlendirenler, fâni kavramını kabullenemeyecekleri gibi; Allah ahlâkıyla ahlâklanmış olanlar da, âlemlerin, “hayâl” çekirdeğinden oluşmuş bir dev ağaç olduğunun seyri içindedir.

Her an, her zerrede, yeni bir “şe`n”de olandır, “HU”; ve dahi, bundan münezzehtir; ise, bunun sonuçları ne olabilir; getirisi dahi neler olabilir?

Ya birilerinin dedikodusuyla ömür tüketenlerin yeri?

                                                                  Ahmed Hulusi

04 Ekim 2007 01:52 | 1 yorum


< Geri     1     İleri >

son yorum alan yazılarım

SEVMEK (1)

sonsuz resim (3)

kavramlar (1)

www.okyanusum.com (2)

OKYANUSUM FM (4)

Mesaj (1)

reklamlar

blog etiketlerim

-

son yazdığım bloglar

sonsuz resim

Fincan !.

Sesim kısılıyor, hüznüme sahip çık ey talib!

B MEALİ

inci

BEYNİMİZİ TANIYALIM - HAFIZA VE DİĞER İŞLEVLER

www.ahmedbaki.com

kavramlar

www.ahmedhulusi.org

www.okyanusum.com

ark siteler:  nedir ne demek,  türkçe dil araçları,  Tasda

biz kimiz? | yasal bilgiler | beni oku | iletişim 2006-2007 © alanturka.com 12.1.570