hatice

blogum

Beyin Dalgalarının Gizemi

 

Bütün dünyanın “Secret” (Sır) yasasını konuştuğu son günlerde “titreşim” kelimesi günlük yaşamımızda çok fazla yer almaya başladı. “Çekim yasası var mı, yok mu?” tartışmasını bir tarafa bırakıp, evrendeki her şeyin titreşerek bir arada duran parçacıklardan oluştuğu gerçeğini kabul etmeye sanırım kimsenin itirazı olamaz. 

İnanan ya da inanmayan herkesin bir arada yaşadığı bu evren, sayılamaz titreşimlerle bir şeyleri bir şeylere çekiyor ya da itiyor! Galiba tartışılması gereken çekim yasası değil, titreşim yasası…

Katı ve cansız cisimlerde maddenin özelliklerini de belirleyen titreşim, canlı organizmaların tümünde çok daha karmaşık ve çoğunlukla da gizemli pek çok şeyin sebebidir.

Özellikle İnsan beyninin üzerindeki çalışmalarda keşfedilmesi gereken gerçek “secret”lar hala sayılamayacak kadar çok. 

Beyin titreşimlerinin tespiti ilk defa Richard Caton tarafından 1875 yılında yapıldı. Bugüne kadar geçen yüz otuz yıla rağmen bu konuda hala sırlarını çözemediğimiz beyin, değişik dalga boylarında titreşiyor. Taşıdığımız bir sürü duygunun ve ruh halimizin beynimizde titreşimsel bir karşılığı olduğunu öğrenmek ise yıllarımızı aldı. 

Ona aşık oldum galiba, gördüğümde her yerim tir tir titriyor; o kadar sinirlendim ki onu parçalamak istedim; duyduklarım beni o kadar rahatlattı ki bir denizde yüzüyor gibiydim; öğrendiğim bu bilgi kafamda pek çok soru oluşturdu; karşıma çıkacak sonuçtan o kadar korkuyorum ki kalbim yerinden çıkacak…” 


Yukarıdaki cümlelerin içinde saklı duyguların her birinde beynimiz, ayrı dalga boyunda frekanslarda titreşimler yayıyor.

İsimlendirilen her dalga boyunun salınımı, duygu değişimleri sırasında frekansını değiştiriyor. 

Beyin dört ana dalga boyunda titreşiyor

Alpha -Tetha-  Beta- Delta adlı dört ana dalganın hangisinde hangi duyguda ve durumda olduğumuz artık rahatlıkla tespit edilebiliyor. 


ALPHA

7.5 – 12 Hz arasında değişen alpha dalgaları; rahatlığın, farkındalığın, sakin ve huzurlu kavrayışın, uykunun ilk evrelerinin dalgaları olarak tanımlanıyor. Sakin ve huzurlu olunan ama asla uyuşukluk yaşanmayan, dünyayı ve gerçekleri algılamada en uygun titreşimlerin olduğu bu dalga boyu, dünyamızın da ölçülen frekansıyla aynı. Dünyanın manyetik frekansına “Shumann” frekansı deniyor ve 7,8 ile 8 arasında tanımlanıyor. (Fakat son yıllarda bilim adamları Shumann frekansının epeyce yükseldiğini ifade ediyor.)  


Gözler kapanıp derin nefes alındığında ve dış dünyadan alınan mental etkiler azaldığında Alpha boyutuna geçiyoruz. Alpha dalgalarındayken yaptığımız işlerde başarımız artıyor. Derin uyku ya da endişe ve korku halinde bu dalga hiç görülmüyor. Meditasyon, Yoga, Reiki gibi çalışmalar esnasında beynimiz Alpha boyutundadır. Zihin açık ve uykunun derinliğine dalmadan önceki geçiş koridorunda hissettiğimiz o duyguların yaşattığı huzur, ilginç bir şekilde dünyanın titreşimiyle aynı dalga boyunda.  

TETHA

Frekansları 4 ile 8 arasında değişiyor ve stresin hiç olmadığı, derin iç dünyamızda olduğumuz dalga boyu olarak tanımlanıyor. Öğrenmenin en yüksek boyutuna geçmeden önce bu dalgada yaşıyoruz ve derin uykudan uyanırken açılan algılarımızın yaşattığı bir durumu temsil ediyor. Alacakaranlık boyutu ismi de kullanılıyor bu dalga boyu için.  Yani aydınlanmadan önceki karanlık… 


Çok usta meditasyoncuların derin meditasyon halindeyken bu dalga boyunda olduğu tespit edilmiş. Derin düşünüş ve sezgisel kuvvetin en canlandığı bu frekansta sanatsal yeteneklerin zirveye çıktığı düşünülüyor. Özellikle ressam ve müzisyenlerin sanatsal üretimleri esnasında beyinlerinde Tetha boyutunun en yüksek, Alpha frekansının en düşük seviyede olduğu biliniyor. ( yani 7 ile 8 arası)  Onların kendi içe dönüşlerinden bize hediyelerle geri dönmeleri ne güzel… 

Yapılan bazı araştırmalara göre şifacıların Tetha bandında uzun süreli ve kontrollü olarak kalmayı başarmaları nedeniyle şifa yeteneklerinin geliştiği ortaya çıkmış. 

BETA

13- 30 Hz arasında olduğu biliniyor ve uyanış frekansı olarak tanımlanıyor. Aktif öğrenme, uyanık olma, her şeyiyle hayatı yaşama, dinamizm, konsantrasyon, problem çözme hallerimizde içinde bulunduğumuz dalga boyu olduğu için yaşamı temsil ediyor. Çok yükseldiğinde stres, gerginlik, öfke gibi negatif uç duygulara varabiliyor.

DELTA 

0 – 4 frekansında bulunan dalga boyudur ve derin uyku ve dış dünyadan kopuş boyutudur. Bilinçsiz bir huzur halini yansıtır. Beynin en az çalıştığı döneme aittir ve bu dönemde büyüme hormonu salgısı artar.  Çocuklarda fiziksel büyümeyi, yetişkinlerde ise güzelleşmeyi ve dinç kalmayı sağlar.  

Bu dört ana dalga boyunun dışında son yıllarda tespiti yapılan Gama frekansı, 40 Hz’in üzerinde tanımlanıyor.

Üst benlik bağlantı çalışmaları sırasında üretildiği ve Hindu Monkların meditasyonları sırasında ölçümlendiği biliniyor.

(Hinduizmde kendini mabede adamış kişilere Monk denir.)   

Beyin dalgaları kontrol edilip değiştirilebilir mi?  

Beyin dalgaları, duygu ve ruh durumuna göre kendiliğinden değişirmiş gibi görünse de o titreşimleri bilinçli ve istediğimiz yönde kontrol edip değiştirebileceğimiz ve kendimizi istediğimiz duygu frekansına çekmeyi başarabileceğimiz gibi bir gerçek de mevcut.  Bunu nasıl yapabileceğimiz aslında yine kendi titreşimlerimizin içinde saklı bir bilgi. Sadece o frekansı duyabilmeyi ve ayırt etmeyi başaracak bilime ve bilgeliğe ulaşmanın zamanını kendimizde yakalayabilmeyi öğrenmemiz gerekiyor. 

Çoğu zaman farklı Hz’lerde pek çok titreşimin içinde kayboluyoruz. Özellikle de 30 Hz civarında dolaşıyor tüm dünya. Yani şiddet, savaş, bencillik ve paylaşımsızlık frekansında… 

Günlük hayatımızda genellikle küçücük şeylere takılıp, öfkeleniyor, hırslanıyor, kıskanıyor, geriliyor, üzülüyoruz. Sevgi- sadakat- şefkat- minnet- huzur-neşe gibi duygulara az kulak veriyoruz nedense…

Düşüncelerimizin bütün bu çeşitliliğine göre beynimizden ve hücrelerimizden değişik frekanslarda yayılan titreşimlerle tüm vücudumuzun etrafında bir enerji alanı oluşuyor. Bu enerji alanı anlık değişimlerle, ruh ve vücut sağlımızı yansıtıyor gözle görünmese de.

Son yıllarda alternatif tıp alanı altında kabul edilen enerji dengeleme yöntemlerini kullanarak tedavi sağlama tekniklerinin sayısı epeyce arttı ve gitgide bilimsel olarak desteklenmeye başlandı.

Tedaviye yardımcı olduğu iddia edilen meditasyon ve Reiki, NLP çalışmaları artık bilimsel tedavilerin yanında yardımcı olarak yer almaya başladı.  

Amerika’da pek çok hastanede bu konuda ciddi ve resmi uygulamalar yapılıyor, kemoterapi birimlerinin yanı başında Reiki uzmanlarının da bölümleri açıldı, hemşireler ve doktorlar hızla Reiki öğreniyorlar. 

Türkiye bu tür çalışmalarda biraz tutucu tavır sergilese de beyin dalgalarının kontrol edilmesi ve değiştirilmesi için Reiki ve meditasyondan daha bilimsel bir yöntem olan Neurofeedback yöntemini kullanarak stres, down sendromu, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, otizm, kişilik bozuklukları gibi hastalıkları tedavi etmeye çalışan merkezler ve hastaneler açılmaya başlandı. 

Meditasyon, Yoga, Reiki, Neurofeedback adı ne olursa olsun bütün bu yöntem ve tekniklerin peşinde olduğu tek bir amaç var: 

Beyin dalgalarını istenilen frekansa çekebilmek ve uygun dalga boyunun titreşimsel ışınımını yakalayarak DNA üzerinde pozitif değişiklik yaratabilmek… 

Işık ve titreşim DNA üzerinde değişiklik yaratabilir mi? 

Her organımızı ve beynimizi de oluşturan en küçük özgün birim olan hücrenin 1980 li yıllarda bilim adamlarının yaptığı çalışmalarla foton yaydığı tespit edilmiş. Hücre fotonunun frekansı ölçülmeye başlandığında ise yan yana gelen iki ayrı hücrenin aynı frekansa girdiği ölçülmüş. Yani iki ayrı enerji birbirinden etkileşiyor ve ya iterek ya çekerek birbirlerini değiştiriyorlar. 

Kuantum biyologu olan Dr. Vladimir Poponin tarafından yapılan basit mantıklı ama derin bir deneyde önce bir kabın içi boşaltılıyor. Kabın içinde bir vakum yaratılıp içine fotonlar bırakılıyor.

Fotonların kabın içinde rast gele bir şekilde dağıldıkları görünüyor ve sonra kabın içine DNA’lar bırakılıyor. Kabın içindeki fotonların DNA’ların dönüşüne göre uyum göstererek düzenli ve sürekli döndükleri tespit ediliyor. Bir sonraki aşamada DNA’lar çıkarılıyor ve fotonlar tekrar izleniyor. Beklenen sonuç Fotonların yine rast gele dağınık olmaları iken DNA’ların ritim ve düzeniyle döndükleri görülüyor. Işık parçacıklarının neye bağlı olarak sistemli dönmeye devam ettiklerinin cevabı bulunamıyor. 

Barışın ve Duanın Gücünün Bilimi” kitabının yazarı Gregg Braden buna benzer deneyleri de anlattığı kitabında bizim henüz tamamen algılamadığımız bir enerji alanının ve ağının tüm evrende mevcut olduğunu ve DNA’nın fotonlarla bu ağ ile iletişim kurduğunu kabul etmemiz gerektiğini söylüyor. 
Başka bir deneyde epeyce sayıda deneğe plasenta DNA’ları taşıyan deney şişeleri veriliyor.  DNA şişelerinin her biri için aslında her biri uzman olan deneklerden belli bir duygu üretmeleri ve hissetmeleri isteniyor. Her şişe için ayrı bir duygu ve bir denek kullanılıyor.

Sonuçta DNA’ların iyi duygularda açılıp gevşediği ve kötü duygularda büzüşüp kapandığı görülüyor. HIV virüsü taşıyan deneklerin DNA’larında bu deney tekrarlandığında minnettarlık-sevgi-takdir-neşe taşıyan duygu titreşimlerinin DNA’yı önceden ölçülen dirence göre yüz binlerce kat daha dirençli hale geldiği tespit ediliyor. 

Braden’e göre pozitif duygular ve sevgi içinde olmayı başarabilen insan kendi DNA’sını değiştirebiliyor ve bunu yapabilmesinin sebebi olarak da tüm her şeyi kapsayan bir enerji ağının mevcut olduğunu söylüyor.

 
Bizler kendi titreşimlerimizi etkileyebildiğimiz gibi bu yaratılış ağını da etkileyebiliyoruz. Karşılıklı bu titreşimlerin itme ya da çekme derecelerini henüz sayısal olarak isimlendirip ölçemiyorsak da, gelecek zamanlarda bilimin titreşim ve kuantum alanındaki çalışmaları arttıkça sorular cevaplarını bulacak.  

Dün, bugün ve yarından fazla boyutu olan zaman, soruların cevaplarını “ŞİMDİ” de saklasa da biz henüz uzanıp alacak frekansla titreşemiyoruz. Evrensel titreşimden payımıza düşen frekanslarda hissettiklerimizle yaşadığımız kendi dünyamız, reel ya da sanal olduğunu aslında bilmediğimiz gizemli bir rüya sanki…

Kaynak : http://www.indigodergisi.com

08 Ağustos 2009 12:17 | yorum ekleyin

UFO Teorileri

 

Haziran 13, 2009 | Ahmed İskender

Değerli ‘Oku’r-Yazar

1- UFO konulu görüntü kayıtlarının çoğunluğu akademik resmî raporlarda “montaj” ve “gerçek dışı” olarak nitelenmektedir. Montaj ve gerçek dışı olmayan çok az kayıttaki görüntülerin ise “top/toplar şeklinde şimşek ve yıldırım olayları”, “dünyâ merkezli manyetik alan ışımaları”, “zumlanmış/ büyütülmüş gezegen görüntüleri” olduğu yine akademik resmî raporlarda bildirilmektedir.

2- Dünya Dışı Varlıklarla fiziksel ve zihinsel iletişim konusu populist sansasyonel haberler, tiraj amaçlı senaryolar, kişisel teknik şakalar ve psikiyatrik tıbbî vakalar olarak sık sık gündeme gelmektedir. Çağdaş bilim insanları uzaylılar tarafından kaçırıldıkları konusunda yalan söylemediğine inanılanları gözlem ve inceleme altına aldıklarında hepsinde “uyku bozukluklarından kaynaklanan geçici beyin, sinir ve kas sistemi felci rahatsızlığı” teşhis ve tespit etmektedirler. Geçici felç durumu yaşayanların uykularında kendilerini uyanık zannetmeleri, rüyaları da gerçek olay zannetmeleri söz konusudur. Bu konuda daha geniş bilgiye  akademik bilimsel yayımlardan ve uluslararası yayım yapan ciddi belgesel kanallarının ilgili programlarından ulaşılabilir.

3- UFO kavramında “genel doğru bilgiye” ulaşmak akademik bilim anlayışından geçmektedir. UFO’nun “gerçek” olduğuna popüler seviyede “kesin inanç” ile yaklaşan organizasyonlar adına açıklamalar yapan kişi ve kişilerin çalışmaları “zihinsel bir hobi ürünü” kabul edilmektedir.

4- UFO ve benzeri olaylara ciddî “sûfî düşünürler” “cin” kavramıyla farklı bir bakış açısı sunmaktadırlar. Sûfizmde, İslâm iman prensipleriyle mantıksal paralellik arz eden “özel bakış açıları” da, kişisel teşhisler ve kişisel açılımlar niteliğinde olduğu unutulmadan “gerçek sistemi anlamak” adına genelleme ölçütü olarak dondurulmamalıdır.

UFO ve Cin bağlantı teorisi“, “akademik bilimsel veri dışı”nda kaldığı için konu “belirli bir isme/isimlere bağlanmadan“, “genel din-bilim-mistisizm-tasavvuf” diliyle kişisel düşüncelerimizi yansıtan yazı ve yorumlarla irdelenmelidir.

UFO ve benzeri subjektif ve popülist konularda faaliyet gösteren kişi/kişiler, kurum/kurumlar ve internet sitelerinin özel isimlerini içeren yorum, yazı ve mesajlar Yorumsuz Blog’da yayımlanmamaktadır.  Fakat subjektif ve popülist inançları, özel isim/isimler zikretmeden hazırlayacağınız değerli yazı ve yorum çalışmalarınızı Yorumsuz Blog platformunda sınırsızca paylaşıma sunabilirsiniz.

Selam ve sevgilerimizle

(Bilgi notu: Bu yazı, okurlarımızdan bize gelen UFO konusundaki çeşitli mesajlara bir açıklık getirme amacıyla hazırlanmıştır…)

Ahmed İskender/Moderatör
www.yorumsuzblog.org

 

20 Haziran 2009 11:46 | yorum ekleyin

ANLAMAK İÇİN ÖN BİLGİ



 

"OKU"mak amacıyla elinize aldığınız bu çalışmanın orijinali olan metin, gökteki bir tanrının yeryüzündeki postacı-peygamberine indirmiş olduğu yazılı bir kitaptaki buyruklar veya ferman değildir!

O, âlemlerin Rabbi olanın irsal ettiği (risâlet işleviyle açığa çıkardığı) Rasûlüne, (boyutsal derinliklerinden bilincine) inzal ettiği "Hakikat Bilgisi" ve "Sünnetullah" açıklamasıdır!

Baştan vurgulayalım ki...

Okuyacağınız bu metin, ne Türkçe Kurân’dır, ne çeviri, ne de meâl!.. Asla Kur’ân yerine geçmez! Kurân’daki çok anlamlı anlatımların bir-iki yönünü göstermeye çalışır ancak!

O, yalnızca, Ahmed Hulûsi isimli Allah Kulu’na bahşedilmiş bakış açısından Kurân’a açılan bir penceredir!.. Bu pencereden görülenlerin bir kısmının sizlere yansıtılmasıdır!

Bu penceredeki bakış açısının temeli nedir, bir misal ile anlatmaya çalışayım...

İnsanın iki gözü vardır ki, bu iki göz sağlıklı çalışırsa, baktığını şaşı görmez, tek ve net görür. Net ve tek göremeyenlerse bunu sağlamak için ya gözlük kullanırlar ya da lens!

"OKU"nası Kitap olan Evren’i ve "Sünnetullah"ı sağlıklı "oku"yabilmek için de, Allah, Kur’ân ile bize, iki doğruyu görme camı vermiştir, gözlüğümüze takalım diye...

"Hakikati" net ve tek görmek için de basîrete ve ilim gözlüğüne ihtiyaç vardır ki onun iki camından birisi, "B" harfi ilmi, diğeri "el AHAD-üs SAMED" ilmidir!

Birinci ilim, Kurân’ın en başına konmuş "B" harfidir... Anlamı, "TEK’in SEYRİ" isimli kitabımda açıkladığım "Holografik Gerçeklik" paralelinde, Rasûlullah (aleyhisselâm)’ın bildirdiği "Zerre küllün aynasıdır!" açıklamasıdır. Birim, zerre olarak algılanan her noktada, tüm "el Esmâ"sıyla mevcudiyetini anlatır.

İkinci ilim ise, Kurân’ın sonuna yerleştirilmiş olan "İhlâs" Sûresi’ndedir. "Allah" ismiyle işaret edilenin, "el AHAD-üs SAMED" olduğu vurgusudur! "HU"dur! O’nun gayrı veya "dûnu" mevcut değildir! "Es Samed", "içine bir şey girmesi, katılması veya ondan bir şey çıkması oluşması söz konusu olmayan som TEK’illik" anlamını ihtiva etmektedir.

Bu iki gerçek tek bir bakışı meydana getirmezse, Kurân’ın ruhu ve vermek istediği mesaj asla algılanamaz; gökteki tanrı yerdeki peygamber ve sen anlayışının doğrusu asla bilinemez!

Evet, okuyacağınız bu metin, "ALLAH" ismiyle işaret edilen, "el AHAD-üs SAMED" ise; bu mutlak gerçeğe göre, Kurân’ın işaretlerini nasıl değerlendirmemiz gerektiği, çalışmasıdır.

Elinizdeki bu çalışmanın, bildiğimiz kadarıyla, bir benzeri olmamıştır. Zira bugüne kadar, Kurân’ın gerçek mesajını–ruhunu–amacını yansıtmak yerine, derinliği olmayan ve tarihsellik yanına dayanan nakiller yapılmıştır. Çoğunun diliyse, okuyana, eline aldıktan kısa bir süre sonra kitabı bıraktıracak kadar çapraşıktır. Birebir kelime çevirisine sadık kalmak amacıyla, devrinin edebî şaheseri günümüzün anlam bulmacası olarak insanların eline verilmiştir.

Ayrıca bu edebî şah eser, okurken sık sık göreceğiniz gibi, pek çok gerçeği, dersi, "evirip çevirip türlü misaller ile, benzetmelerle" anlatmıştır, kendi tâbiriyle! İnsanlar tefekkür etsin diye... Ne yazık ki, anlayışı sınırlı çoğunluk, bu benzetmeleri, "muhkem" kabullenerek; gökte tanrı yerde peygamberi, inen yazılı ferman anlayışına kadar sürüklenmişlerdir.

İnanıyorum ki, temel bakış açısı, hakkıyla okuyucuya yansıtılabilirse, insanların bu yüce "BİLGİ"ye bakışı ve değerlendirmesi çok farklı olacaktır.

Bu nedenledir ki, "OKU"maya başlamadan önce, bize göre, "KİTAP"ın temel bakış açısını ve bazı kavramları açıklamaya çalışacağım.

Kurân’ın temel fikri, insanların, "ALLAH" ismiyle işaret edileni anlamaya çalışmaları, tanrı kavramı kabul ederek "şirk"e (düalizm-ikilik) düşmekten korunmalarıdır.

İnsanın, gökte veya yerde bir dış tanrı kabulü açık "şirk"; "Allah" yanı sıra, O’ndan ayrı (benliği dâhil) bir güç kuvvet sahibi varlık kabulü de gizli "şirk" olarak tanımlanmaktadır.

"İnsan"lığa hitaben nâzil olmuş "BİLGİ" (kitap), kendisini değerlendirecek olanları şöyle uyarıyor:

"Şirk (bir yanda tanrı diğer yanda her şey) düşüncesine sahip olanlar pistir!"

"(ŞİRK) pisliğinden (ben ve tanrı anlayışından) arınmamış olanlar O’na (Kurân’a) dokunmasınlar!" (Anlayamazlar!)

"Muhakkak ki şirk (Allah ismiyle işaret edilen yanı sıra veya dûnunda bir varlık olduğunu kabullenmek) büyük zulümdür!"

"ALLAH’ın kesinlikle affetmeyeceği tek suç, ŞİRK’tir; bunun dûnundakileri dilediğine affedebilir!"

"ŞİRK" anlayışından kurtulmak için de "Allah" adıyla işaret edilene iman edilmesi istenmektedir.

"Allah"a imanın iki mertebesi Kurân’da açıklanmaktadır.

A) Allah’a (içinde şirk de bulunabilen) iman... B) "B" işareti kapsamıyla Allah’a iman.

Birincisi, ötede bir "tanrı" vehminden kaynaklanan açık "şirk" anlayışından arınmanın gereğini açıklamaktadır.

İkincisi, "gizli şirk" diye tanımlanmış bulunan, "benliğini, rabbine (Hakikat’in olan el Esmâ’ya) şirk koşma" anlayışından arınmayı anlatmaktadır.

Şimdi Müslümanların çoğunluğunun ciddiye almadığı, "tasavvuf" deyip bir kenara attığı "gizli şirk" diye tanımlanan olayın, Kurân’da nasıl yer aldığına dikkatle kulak verelim:

Hamdi Yazır’ın meâlinden naklen veriyorum, "sen yanlış anlamışsın" diyecekleri bundan vazgeçirmek için! Dikkat buyurun, hitap geçmiş halklara değil Rasulullah Muhammed Mustafa aleyhisselâma’dır, çevresindekilerin bir kısmının imanından söz edilmektedir:

Yusuf Sûresi (12)’ndeki 102. Âyetten 107. Âyete kadar olan bölüm:

"[Ey Muhammed!] Bu[nlar] işte, gayb haberlerinden; sana onu vahy ile bildiriyoruz, yoksa onlar işlerine karar verip mekr [/hile ve düzenler] yaparlarken sen yanlarında değildin.
Ve [şunu da unutma ki] insanların ekserisi –sen ne kadar [iman etmeleri için] hırslansan [da]– mümin [olacak] değildirler.
[Oysa sen] buna karşı[lık] onlardan bir ecir [/ücret] de istemiyorsun, o ancak bütün âlemine [/insanlara] [ilahî] bir tezkire[/hatırlatma ve nasihat]dir.
Bununla beraber, göklerde, yerde [ibret alacak daha] ne kadar ayet [/işaret] var; [fakat ne yazık] ki üzerine uğrarlar, onlardan yüz çevirir geçerler.

Onların ekserisi Allah'a şirk koşmaksızın iman etmez."

Şimdi burada "Akıl ve İman" isimli kitabımı yazmama sebep olan çok önemli âyeti-uyarıyı görelim... Nisa (4.) Suresi 136. âyeti Rasulullah’a geliyor ve çevresindeki iman etmişlere hitap ediyor:

"Ey iman edenler; Aminu "B"illahi..." Yani, "Ey iman edenler, "B" harfinin taşıdığı anlam kapsamında iman edin Allah’a......."

Ne demek bu?

Şu demek: Yalnızca Allah isimlerinin işaret ettiği manalardan oluşan âlemler içinde sizin de hakikatiniz Allah Esmâ’sından meydana gelmiştir. Rabbiniz hakikatiniz olan bu Esmâ’dır. Dolayısıyla hem derûnunuzda hem de karşınızda Allah esmasının açığa çıkışından başka bir şey yoktur. Bu Hakikate ters düşen bir şekilde, var gördüklerinizi, Allah dûnunda bağımsız-ayrı bir varlık (tanrı) gibi düşünüp kabul ederek şirk koşanlardan olmayın. Bunu yapmanın getirisi dünyada ve sonsuz geleceğinizde yanmaktan başka bir şey değildir.

Ama çoğunluğun bunu kavrayacak akılla açığa çıkmadığını da gene şöyle belirtiyor Kurân Bakara Suresi 8. Âyetinde:

"İnsanlardan bir kısmı "B" harfinin işaret ettiği anlam kapsamında Allah’a ve sonsuz geleceğimize iman ettik derler ...... Ama onlar "B" kapsamında iman etmiş müminler değillerdir"

İşte bu sebepledir ki, "B" harfinin işaret ettiği muazzam anlamın "gizli şirk" diye geçiştirilen bir şekilde örtülmesi; bu konuya hiç önem verilmemesi sonuçta "Gökte tanrı yerde Ben" anlayışını yerleştirmiş ve bugünkü noktaya gelinmiştir.

Oysa...

Şirk anlayışının geçersizliği daha ilk âyet (sûre) olan "Besmele"de "B" harfiyle anlatılmaktadır.  Kur’ân yorumcularının pek çoğunun yetişme şartlanmaları gereği örttüğü bu anlam, Hz. Âli tarafından açıklanmıştır 1400 küsur yıl önce ilk defa:

Şahı Velâyet Hz. Âli, Kurân’daki, o gün için "sır" kabul edilen bu gerçeğe şöyle işaret etmiştir.

"Kurân’ın sırrı Fâtiha’da; Fâtiha’nın sırrı B-ismillah’da; B-ismillah’ın sırrı da "B" harfindedir. Ben, (Arapçadaki yazılışı itibariyle) "B"nin altındaki NOKTA’yım!"

Hz. Âli’nin işaret ettiği bu gerçeklik, Kurân’ın okunmaya başlanılan ilk âyeti olan "B-ismillah"ın başındaki "B" harfinde, daha sonra da pek çok yerinde bir uyarı işareti anlamına gelmektedir.

Merhum Hamdi Yazır hazırlamış olduğu Kur’ân tefsirinde; Ahmed Avni Konuk "Fusûsu’l Hikem şerhi"nde; Abdülaziz Mecdi Tolun, "İnsan-ı Kâmil" şerhinde, bu mânâya dair gerekli uyarıyı yapmıştır.

Biz de, penceremizden bu kutsal metne bakarken, âyetleri, "B" harfinin kullanılmış olduğu yerlerdeki anlamıyla değerlendirmeye çalıştık elimizden geldiğince. Çünkü, Kurân’ın, "B" harfinin işaret ettiği anlam doğrultusunda "OKU"nmaya başlanması gereği vurgulanmaktadır "B-ismillah" ile. "B" harfinin işaret ettiği anlam kişinin yaşadığı mutluluk veya mutsuzluğun, kendi derûnundan, hakikatinden gelen mânâlar doğrultusunda yaşandığı gerçeğidir. Kişinin cehennemini veya cennetini yaşaması "elleriyle yaptıklarının sonucu"dur; yani; kendindeki "Esmâ" mânâlarının açığa çıkmasıyla oluşmaktadır, vurgusuna işarettir "B" uyarısı!.. Bu yüzden de her sûre başında "B-ismillah" yer alarak, bu hatırlatma yapılmaktadır.

"B"ismillahirrahmanirrahîm, başlı başına bir sûre hükmündedir bize göre.

Bizatihi Kurân’ın ve yeryüzünde yaşamış en muhteşem beşer olan Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın açıklamalarını temel alan, "ALLAH" adıyla işaret edilmiş Mutlak Hakikat’in gösterdiği hedef kavranılmadan, Kurân’ın anlaşılması mümkün değildir.

Eğer bu hedef fark edilmezse, Kurân’a, esasla ilgisi olmayan bir şekilde; çeşitli yaklaşımlar edinilebilir. O, bir tarih kitabıdır; O, bir iyi ahlâk kitabıdır; O, bir toplumsal düzen kitabıdır; O, bir evren bilgisi kitabıdır; vs.!

Oysa Kurân’ın önyargısız ve şartlanmasız "OKU"nması hâlinde görülecek en keskin gerçek, insana "şirk" anlayışını terk ettirecek ipuçlarını vermesi ve bu realite doğrultusunda bilincini arındırmasının yolunu öğretmesidir. Çünkü insan, yaratılış özelliği dolayısıyla ölümsüzdür! "Ölümü tadar" ve çeşitli "Bâ’s" aşamalarından geçerek sonsuza dek yaşamına devam eder!

Ölüm, kişinin kıyametinin kopup, perdesinin kalkarak kendi hakikatini müşahede etmesi ve daha sonra da bunu hayatında ne kadar değerlendirebildiğinin sonuçlarını yaşamaya başlamasıdır. Çalışmamızı "OKU"manız sırasında bunu net göreceksiniz.

Bu yüzdendir ki...

İnsan, kendi hakikatini tanımalı, kavramalı, yaşamını buna göre değerlendirerek, "Hakikatinden" kaynaklanan "kuvveleri" değerlendirerek "cennet" yaşamını kazanmalıdır; "Rabbi" elvermişse! Rabbine yönelmek ise dışa değil; kişinin kendi hakikatindekine yönelmesi diye anlaşılmalıdır ki salâtın ikamesi yani namaz da bunun yaşanmasıdır içe dönük bir şekilde.

Bu noktada şunu iyi anlamak zorundayız...

"Yenilen" isimli kitabımda çeşitli yönleriyle açıklamaya çalıştığım şekilde; evren ismi ile tanımladığımız yapı, hakikati itibariyle, "çok boyutlu tek kare resim" veya "holografik Tekil bilgienerji okyanusudur" tüm boyutlarıyla, bize göre! Bu okyanus, her damlasında tümünün özellikleri mevcut olan bir okyanustur! Rasûlullah (aleyhisselâm)’ın da "Zerre küllün aynasıdır!" uyarısı ile açıkladığı gibi.

"Hazreti Muhammed’in açıkladığı ALLAH" isimli kitabımda detaylarıyla anlatmaya çalıştığım şekilde, "ALLAH" ismiyle işaret edilen yanı sıra, veya "dûnunda" yani kavram, kapsam ya da başka herhangi bir ölçütle denkliği söz konusu olabilecek ikinci bir varlık mevcut değildir.

Bu gerçek dolayısıyladır ki, Kurân’da "İkinin ikincisi" olarak tanımlanan Hz. Ebu Bekir ve Hz. Âli’den günümüze uzanmış düşünce ve müşahede zincirinde yer almış kemâl sahipleri hep aynı realiteyi dillendirmişlerdir: "Allah var, gayrı yok!" İşte bu yüzdendir ki, "HAMD" sadece Allah’a ait bir olgudur! Kendi kendini değerlendirmek durumundadır, gayrı olmadığı için!

"Şirk" aslı olmayan, "vehmedilen" bir kavramdır!

İnsanlar, "vehimleriyle" bu olguya düşerek, "çokluk algılanması ardındaki gerçek Tek’lik"ten perdelenirler! Bunun sonucuysa, kendini yalnızca madde beden kabul ederek yaşamak, ölüp yok olup gitmek (küfür); ya da benliği yanı sıra gökte veya derûnunda bir tanrı kabullenmektir (şirk)!

Oysa Kur’ân ve Rasûlullah açıklamalarına dayalı Allah ehli müşahedesine göre işin aslı şudur:

Kendisinden gayrı mevcut olmayan "HU", İlminde (ilim boyutunda), İlmiyle, "el Esmâ ül Hüsna" tanımlamasıyla işaret edilen özelliklerini, "ilmini" seyretmiştir... Bu seyrin başı ve sonu yoktur. "HU", bu seyrettikleriyle kayıtlanıp sınırlanmaktan münezzehtir (âlemlerden Ganî’dir).

İşte hakkında konuşulan âlemler ve içindeki her şey, "el Esmâ" seyri mertebesinde, seyrin oluşumuyla; "yok" iken "el Esmâ" özellikleriyle "var" olmuştur!

Hakkında söz edilen her şey, "Allah isimleri" diye kısaca bahsedilen ve "el Esmâ" ile işaret edilen özelliklerin, sanki bir bileşim şeklindeki birikimleridir. Tıpkı, yüz küsur atomun değişik bileşenler hâlinde algılanan sayısız madde ve canlı türlerini meydana getirmesi gibi.

"El Esmâ ül Hüsnâ" genel hatlarıyla doksan dokuz olarak anlatılmışsa da esas itibariyle, detaylarıyla sayısızdır!

Algılanan veya algılanmayan her ne varsa, hepsi de bu "el Esmâ"dan (Allah isimleri) meydana geldiği içindir ki; bu oluşturmaya "âlemlerin Rabbi" tanımlamasıyla işaret edilmiştir. "Rabbin" ya da "Rabbi" tanımlamaları ise, algılanan birimin oluşumunu meydana getiren "el Esmâ bileşimi-terkibi" anlamınadır.

"Bi-izni Rab" tanımlaması, ilgili birimin "el Esmâ bileşiminin o şeye elvermesi" durumunu anlatmaktadır.

"Bi-iznillah" ise yerine göre iki anlama gelir... Ya "âlemleri yaratış muradına göre o işe elverişli esmâ bileşimi"; ya da "birimin oluşumundaki amaca göre esmâ bileşiminin elvermesi." Çünkü, Ulûhiyeti ile kendinden gayrı olmayan TEK’tir!

Bu TEK’lik anlayışı dolayısıyla, Kurân’ın vurguladığı önemli bir husus da şudur:

Her birim kendisinden açığa çıkanın sonucunu yaşayarak hayatına devam eder. "Ceza", yapılanın karşılığı ya da anlatımımızla sonucu anlamındadır. Onun için de sık sık, "kendilerinden çıkanın sonucunu yaşayacaklardır, kullarına zulmeden bir tanrı yoktur" anlamında vurgulama yapılır.

"Herkese hakkı verilir"in anlamı, hangi amaçla, hangi işlevi ortaya koyması için yaratılmışsa, o yaratılış amacına göre hakkı verilir demektir.

"Korunmak" ya da "Allah’dan korunmak" şeklinde anladığımız "takva" olayı, "kişinin, yaratılmış olduğu "Esmâ"sı gereği elleriyle yaptıklarının sonucunu, kaçınılmaz bir şekilde yaşamak" durumunda kalacağı realitesi nedeniyle, hoşlanmayacağı şeyleri yaşamaması amacıyla, yanlış davranışlardan korunmasını tanımlamaktadır.

Kur’ân, işaret ettiğimiz üzere, gökteki tanrıdan yeryüzündeki postacı-peygambere aracı varlıklarla yollanmış yazılı bir kitap değildir.  Rabbin’den yani hakikati olan "Esmâ mertebesi"nden bilincine inzal olan (boyutsal açığa çıkış) Hakikat ve "Sünnetullah" BİLGİ’sidir!

Kur’ân, "Ulül Elbâb" indinde, "teklif" görünümünde "tespit"ten ibarettir!

"KİTAP", "Hakikat’i ve Sünnetullah’ı içeren BİLGİ" anlamınadır.

"Hakikat BİLGİSİ" oluşu itibariyle birimin, algılanan veya algılanamayan her şeyin "Hakikat"ini açıklarken; "Sünnetullah BİLGİSİ" olması itibariyle de, “birimin sonsuza dek içinde yaşayacağı boyutların varoluş ve işleyiş Sistem ve Düzeni"ni bildirmektedir.

İnsan, arzda "halife"dir... Bu hem dünya anlamına hem de beden anlamına değerlendirilir. Çünkü "insan" beden ötesi bir yapıdır; ve bedeni terk ettikten sonra da birçok "Bâ’s" oluşla yaşamına devam eder sonsuza dek.

İnsana yapılan teklifler, hep onun, kendini "Hakikat"iyle tanıyıp, bunun gereklerini yaşaması ve "Hakikat"inde bulunan özellikleri-kuvveleri keşfedip değerlendirmesi amacına dönüktür. Yasaklamaların ardında da hep kişinin kendini beden kabullenerek, ölümü tattıktan sonra hiçbir anlamı kalmayacak nefsanî zevkler uğruna kendisine verilen potansiyeli boşa harcamasını engellemek amacı gütmektedir. Çünkü mevcut potansiyeli, "Hakikat"ini keşfederek dünya ve ölüm ötesi yaşamdaki güzellikleri elde etmesi için verilmiştir.

Eğer bu çalışmamız Kurân’ı biraz daha iyi değerlendirmenize hizmet verdiyse, bunu nasip etmesinin şükründe aczimi itiraf ederim. Yaptığım iş kulluğumun zorunlu gereğiydi. Başarı yalnızca Allah’ın lütfu iledir! Bu hizmetteki yetersizliklerimden, hata ve kusurlarımdan dolayı da bağışlanmamı niyaz ederim. Zira bir kulun Allah kelamını hakkıyla değerlendirmesi olanaksızdır!

AHMED HULÛSİ
25 Ekim 2008
North Carolina, USA
www.ahmedhulusi.org

02 Kasım 2008 21:43 | yorum ekleyin

Rasülullah' (s.a.v) ı tanımak bu mu?...

Rasülullah’(s.a.v) ı tanımak bu mu ?..

...Mehmet Doğramacı - 31 Ekim 2008

 

Gerek ülkemizde ve gerekse gurbetçilerin yaşadığı yurtdışı coğrafyalarda Rasülullah (sav) sevgisine dair yayınlarda ciddi bir yükseliş gözleniyor. Son örnekleri Ramazanda izledik. Her televizyon; duygusal, hararetli ve kalbe tesir edici hatipler bularak reitingini artırma çabası verdi. (Kıymetli hocalar kaç para alıyor, o bahse girmiyorum, kendilerini bağlar.)

Devam eden o anlatımların, piyasada çoğalan basılı- sesli- görüntülü eserlerin mesajlarını düşünün hele:

- Bedir savaşındaki kahramanlıklar. Uhud şehitleri ve Hamza’ya ağıtlar.
- Rasülullah’ın aile hayatı, toplumsal ilişkileri.
- Müşriklerin işkenceleri, sahabenin cömertliği.

Konular bu çerçevede. Medine’ye hasretler bildiriliyor. Sahneli anlatımlarla sahabe tanıtılıyor.
Bunda ne var, diyebilirsiniz. Elbette Hz. Muhammed Mustafa (as) ı sevdirmeye yönelik her çalışma, niyeti ölçüsünde karşılık bulacaktır.

Bizim sorgulamamız genele değil düşünen beyinlere yönelik. İçimi kemiren şeyi sormak istiyorum: Rasülullah’ı tanımak bu mu? Onu sevmek Medine’ye şiir yazmak mı? Sahabe itaatini, imanını anlamak, onları destanlaştırmak mı?..

ÖTEDE BİR RASÜL, UZAKTA BİR SAHABE ANLAYIŞININ POMPALANDIĞINI sezebiliyor musunuz?...

Rasülullah, tarihi şahsiyet mi?  “Enfüsünüzden bir rasül” ayetini bugün nasıl değerlendirmeliyim? Medine’ye yönelerek mi?..

Sahabe; birer şahıs mı, yoksa iman ve yakiyni yaşamada bir duruş, bir idrak, bir hal mi?.. Yoksa bizden içeride biz olan karakteristik tevhid örnekleri mi?...

Bana göre: RASULULLAH’A YÖNELİŞİN HAKİKATİ MEDİNE’YE DÖNMEK DEĞİL!..  SAHABEYİ TANIMAK; BELGESEL ANLATMAK- İZLEMEK DEĞİL!…

“Enfüsünüzden bir rasül” ayeti her an geçerli olduğuna göre yönelişin niceliğini yeniden düşünün! Sahabe kimliğini ise derinden derine tefekkür edin!

Tekliğe dönük bilimsel açılımların genişlediği, hızla kabul gördüğü bir dönemde, bu anlatım tarzı neden canlandı, bu dalga nereden esiyor, bunu da bir düşünün!
 
Sizi bilemem ama dostlarım, ötede bir rasül, uzakta yaşam sahneleri beni açmıyor artık!

Deccal’in en çok dini alanı kullanacağı söyleniyor.

Nasıl kullanacaksa?!...

Mehmet Doğramacı

02 Kasım 2008 21:39 | yorum ekleyin

MESAJ

Bedenin yaşı vardır ama şuurun yaşı yoktur!... Şuur yaşı, ilim yaşıdır!... İlim yaşının ilerlemesi de ancak, dünyada sağlıklı yaşayabildiğin ve tefekkür edebildiğin kadardır...

Öyle ise ilim yaşımızı, en kısa sürede en âzamîye çıkartıp da ayrılmak dünyadan, en akıllıca iş olur gibime geliyor!... “Dün dünde kaldı cancağızım”, diyordu.... “Bugün yeniden başlamak lâzım....”

Dün bana sordular sohbette... " Rasûlullah'ın şefâati ehli kebâire imiş; ne demek bu" diye....

Ehli kebâir” kimdir?...

Bu açıklamada iki şeyi iyi anlamak lâzım; dedik...

Bir, “ŞEFÂAT” nedir?... Nasıl olur?....

İki, “Kebâir” nedir?..

Şefâat, sanılıyor ki, biri gelip koluna girip seni sürükleyecek; bir yere sokacak!....

Birisi koluna girip de, seni bir yere mi götürecek!?..

Şefâat, dünyada var; âhirette var... mahşerde var, cehennemde var....

Rasûlullah Aleyhisselâm’ın şefâati var; evliyanın şefâati var; âlimlerin şefâati var...

Nedir bu şefâat?... Neye dönük bir şefâattir?... Yalnızca cehennemden çıkmaya dönük bir şefâat mi?...

Günahların en büyüğü nedir?..

"İnneş şirke lezulmün azîm"!..

"Şirk azîm zulümdür"; diyor âyet...

Yâni, "Allah"ı, tanrı mesabesine koymak!... Şirk budur!...

"Sizin için korktuğum gizli şirktir, artık açık şirk olmaz ümmetimde" diyor...

Öyle ise Tanrıya tapmak "kebâir"in tâ kendisidir!... Büyük günahların en başında gelen ve hepsinin kökenidir!...

Bütün günahların kökeninde de "Şirk-i hafî" yani "tanrıya inanmak" yatar!...

"Ey iman edenler.... Allah'a iman edin"; âyetindeki uyarı, Hz. Muhammed ve Kur'ân ‘a iman, edip henüz Tanrı anlayışından kurtulmamış olan SAHÂBEYE gelmişti.... “Sahâbe”, yâni Allah Rasulü'nü gören(!)ler böyle olursa... Ya bizler?!....

Allah'a imanın yolu da, cehennemden kurtuluşun yolu da hep şirki hafîden kurtulmak için ŞEFÂATE NÂİL OLMAKTAN GEÇER!...

"Allah izin vermedikçe ŞEFÂAT edemez kimse",

Âyetini... "TANRI izin vermedikçe ŞEFÂAT edemez kimse" diye anlarsak.... Cehennem ateşimiz kolay kolay sönmez bizim!... Yanarız da yanarız!..

Tanrı izin vermedikçe ŞEFÂAT edemez kimse”, cümlesi ile; “ALLAH izin vermedikçe şefâat edemez kimse”, cümlesi arasındaki fark nedir?...

Evimizdeki nesneyi, biz, Topkapı Sarayı’nın hazine dairesinde bile arasak bulamayız!... Çünkü evimizde!...

Biz, “şefâati reddederken”; “şefâat nasıl ulaşır” bize?...

Basiretimizi örten perde örtülü olduğu sürece, biz nasıl şefâati görüp, şefâate ulaşabiliriz?...

Tanrı”ya inanırken... “Tanrı”nın büyükelçi(!)sine ve “Arapça bilen Tanrı”nın “Arapça yazılı gönderilmiş” bir kitaptaki emirnâmesine iman ederken!... Türlü kerâmetleriyle âdeta bir sihirbaz gibi değneği ile bizi cehennemden kurtaracak “Tanrının Evliyâsı”na inanırken... Nasıl, ŞEFÂAT bize ulaşır?...

Allah (özümüzden), izin vermezken; içindeki, şefâati reddederken; kim şefâat edebilir ki!... Basiretimizi örten perde nasıl kalkar da, şefâate ulaşırız biz!.... Ve böylece de, nasıl şirki hafîden arınıp; her şey’in hakikatı ve varlığımızın kaynağı olan “ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”e iman edip; “Kur’ân ”ı "OKU"ruz?... (şirkten) arınmamışlar el sürmesin!… dendiği halde…

Bize kalırsa... Önce, Allah'tan (yani özünden gelen bir yolla) izin çıkıp, ŞEFÂATE nâil olmak gerek.... sonra şefâati değerlendirip, diğer âfâkî perdelerden arınmak.... Sonra da, nefsine bilincine-şuuruna-gerçek "ben"ine zulmetmeyi terketmek!...

Sen, nefsine sürekli zulmetmektesin; nefsinin, hakikatını yaşamasına engel olduğun sürece....

Üstelik bu gerçeği bildiğin halde, çevrenle paylaşmıyorsan, o “en yakınım” dediklerine de zulmün en büyüğünü yapıyorsun!...

Ama ben istiyorum da olmuyor!...

Niye olmuyor?...

Muslukçuda pasta satılmaz!... Bilgisayarcıda ayakkabı aranmaz!...

Şeytan, zâhirine bakıp Âdem’in, “İblis” oldu!... Âdem’in, ilmine ve hakikatine bakıp onu değerlendirebilseydi, bu sahnelenen oyun oynanmayacaktı zaten!...

Biz, yalnızca ilim için yaratıldık!...

İlmi de, ateşin arkasına koydu ki Allah, korkaklar o ateşe "nefsim yanmasın, yanarak arınmasın" diyerek yaklaşamasın da; böylece, yanma korkusuyla, da lâyık olmadıklarını ele geçiremesinler diye...

Ateşte benliğini yakma korkusunu atıp, içine dalabilenler; Deccal’ın sağ yanındaki ateş Cehenneminden geçip, ilim ve irfân Cenneti'ne girebilirler!.... Korkuyu atamayanlar ise, ateşten geçemezler ve ilme irfâna ulaşamazlar... Korkuyu atmak gerek!...

Yunus Emre’nin dediği "Ödünü sıdır"ın açıklamasını yanındaki arkadaş yapmıştı bana... Allah’tan yapmış... Sayesinde hep gözü kara daldım her yeni ilmin içine!...

Geldik elli küsûrlara altmış küsûrlara... Ne yaşayacağımız, özellikle de aklımız başımızda, ağrısız sızısız sağlıklı olarak ne kadar yaşayacağımız meçhul!...

"Şirki hafi"den kurtulduk mu?... Vicdanımız cevap versin!...

ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”in, bir “Tanrı” olmayıp; ne olduğunu farkedip; hiç olmazsa iman edebildik mi?... O'nu her an ve her yerde görüp, dinleyebiliyor muyuz?... Her dem O'nunla konuştuğumuzun farkında ve bilincinde miyiz?...

Şefâatin ulaşması için, önce uzatılanı geri çevirmemek gerek!.

Şefâat, Cehennem'den kurtulmak içindir; ki bu, Cehennem'in dünya bölümünde de olur, Âhiret bölümünde de!... ..

Şefâat, Allah'a da ermek içindir!... Ki bu da ancak dünyada iken ilm’ullah’ın zâhir olduğu kişiyi bulmak ve onu değerlendirmekle mümkündür!...

Şefâat, kişinin yanlışlarda ısrarına yolaçan, yanlışlarından dönmesine engel olan bilgi yetersizliğini ortadan kaldırıp, kişiyi o konuda bilgilendirmektir!...

Nebi ve Rasûllerin de, Evliyanın da şefâati hep bu yoldadır...

Kişi o bilgilerle kendinde arınmayı oluşturur ve yanmaktan kurtulur!... Gereğini de yaşayarak (hem enfüsünde hem âfâkında) bilinç boyutunda “Allah”a erer!...

Öyle ise...

Önce, “ötendeki TANRI” değil, özündeki “ALLAH” izin verecek ki; sen o şefâate açık hâle geleceksin!... Şefâati, def etmeyeceksin...

Sonra o, ŞEFÂAT olan bilgiyi değerlendirecek, ilim doğrultusunda yaşayarak arınacaksın...

Sonra da “şirki hafî” sona erip “ALLAH”a ereceksin...

Kısaca dünkü sorunun cevabı böyle idi... Bu konuyu etraflı düşünmek, tartışmak ve anlamak, “şefâat” kapısının açılması demektir, umarım!...

Hakkınızı helâl edin bir kusur ettiysek bilmeyerek!..

Vicdanınızla başbaşasınız...

O günde hesap görücü olarak NEFSİNİZ (ilminiz-şuurunuz) yeter!...(Âyet)

Junior:

-İNŞÂALLAH, BUNLAR BİZİM YİTİĞİMİZDİ; YENİDEN BULDURDUNUZ!... MALIMIZ OLARAK KULLANIRIZ; KULLANMADA DA DEVAMLILIK İÇİN DUA BEKLERİZ...

31.1.1998
New Jersey USA
Bir internet sohbeti

ana sayfa

02 Ekim 2008 18:51 | yorum ekleyin

FITIR BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN..!

Mehmet Doğramacı - 28 Eylül 2008

Konfüçyüs dili çok önemser. “Halkın halini düzeltmek; dili düzeltmekten geçer, çünkü dil düzgün olursa insanlar birbirini güzel anlar ve huzur doğar” der. “Dil, bozulursa din dahi elden gider” diyerek konuyu çok ileri götüren düşünürler de vardır.

Global kültür fırtınası dilimizi ve kavramlarımızı alt üst ede dursun, geleneksel kavramlar dahi bizi nelerden perdelemiş öğrendikçe fark ediyoruz.

Namaz; kelimesi mesela…
Türkler coğrafi konum olarak müslümanlığı, Arap kaynaklarından değil de Farisi (İran) kültürü kanalından almış olmaları sebebiyle, temel ibadetlerimize isim olan kavramlar Farsçadır.

Bu sadece bir dil geçişi değil, aynı zamanda kültürü de beraberinde getirmiştir.
Namaz; Mecusilerin ateşe eğilmesini ifade eden kavram!... Rasulullah dilinde aslı SALAT!… Salat; klasik namaz kavramından çok daha kuşatıcı ve zengin anlamlar saklar… Salat kelimesindeki ruhu, Namaz kelimesinde bulamazsınız. Çünkü özümüze ait bir kavram olmadığı gibi, tapınma anlayışının titreşimlerini içinde barındıran bir kavramdır…

Oruç ve Abdest de aynı…
Oruç; Mecusilerin aç kalmak suretiyle yaşadıkları tapınma, abdest ise Mecusi tapınaklarına girişte ellerin yıkanmasıdır!… Oruç; Farsça anlamıyla aç kalma, abdest ise sadece el suyu manalarına gelir…

Ramazan ayının akabindeki bayrama RAMAZAN BAYRAMI diyoruz. Dini motifleri öcü- çağdışı gördüğü için, bazı medya organları ŞEKER BAYRAMI da diyor.

Ramazan Bayramı tabiri dahi işin ruhunu bize yansıtamaz iken; Şeker Bayramı sadece geleneksel kültüre ait nostaljik duygulardan başka bir şey ifade etmez…

Bu ön bilgi ve girişten sonra gelelim işin özüne…
Bu bayramın Rasülullah (sav) dilinde adı ne Ramazan, ne de Şeker! Efendimiz IYDU’L-FITIR tabir etmiş… Yani FITRATIN BAYRAMI demiş…
Zahiren bedene oruç tutturan; batinen nefsin istek, arzu ve beklentilerinden imsak eyleyen, uzaklaşan; Özünün hitabı Kur’ana gönülce kulak verenlerin; gayretlerinin ödülü olarak fıtratlarını fark etme bayramı!…

Kendi ana programını, fıtratını fark edip, Özünden gelen seslenişi yaşam planında hayata geçirmeye adım atma bayramı!...

Fatır olan Allah’ın, her birime ayrı ve özel bir program lütfettiğini görme, anlama, her şeyde hükmünü yürütenin Tek olduğu bilinciyle Hak görme, Hoş görme, Bir görme bayramı!..

“Fıtır Sadakası” buyurmuştu Rasulullah. Biz “Fitre” dedik.
Fıtır Sadakası; fıtratını fark edenin kendi programı doğrultusunda kendinde olan her şeyden insanlığa infakı, zekatı, paylaşımı demekti. Adı fitre olunca, alimler de ölçeğe vurunca komik bağışlarla geçiştirilen, savuşturma kabilinden sadakalar çıktı ortaya!..

Gördünüz değil mi, bir kavramın aslına varmak neler söyledi bize. Ramazanla, Şekerle bunları fark etmeye imkan mı var?.. Namaz kelimesi ile Salatın, Oruç ile Savmın ruhunu yakalamak ne mümkün?..

FITIR BAYRAMINIZ Kutlu Olsun.
FITIR SADAKASINI fıtratı doğrultusunda sahip olduğu her şeyden Hak için halka infak etmek bilenlere ve sadece Ramazanda değil, ömür boyu o bilinçle yaşamayı niyete alanlara selam olsun!...

Özündeki programı açığa çıkarma farkındalığına erenlere ne mutlu!

Nice bayramlara!

Mehmet Doğramacı

29 Eylül 2008 00:20 | yorum ekleyin

ÇAĞDAŞ BAKIŞLA DİN

 

 

 

Değerli Dost;

Bu yazıda bazı yeni bakış açılarıyla karşılaşacaksın. Dileğimiz odur ki, bunlar üzerinde önyargısız olarak düşünür, araştırır ve ondan sonra da çevrenle tartışarak gerçeği farkedersin. Sonrası ise elbette senin bileceğin iş!. Bize düşen yalnızca kararına saygı duymaktır.

Dostum; USA Stanford Üniversitesinden ünlü bilimadamı nörofizyolog Karl PRIBRAM ve ünlü fizikçi Einstein’in öğrencisi David BOHM’un yaptığı araştırmalara ve en son bilimsel tesbitlere göre; EVRENİN ASLI, KUANTSAL YAPIDAN OLUŞAN ve HOLOGRAFİK ÖZELLİK GÖSTEREN BİR TÜMELLİKTİR.

Aynı şekilde, BEYİN de titreşimlerden (dalgalardan) meydana gelen ve bir HOLOGRAF olarak çalışan kütledir.. “ÖLÜM, Holografik bir boyuttan, başka bir holografik boyuta geçmek suretiyle bilincin yaşamının devamıdır.”

Beyin, gıdalardan analiz yoluyla elde ettiği bioenerjiyi bir tür ışınsal enerjiye dönüştürerek, “RUH” adı verilmiş olan olan ışınsal bedeni üretir. Aynı anda, tüm zihinsel fonksiyonlarını da titreşimler (anlamlı dalgalar) halinde, hem üretmekte olduğu bu ışınsal bedene yükler, hem de dışarı yayar.

Her beyin kendi “RUH”unu ürettiği içindir ki, bedenden ayrılan bir “Ruh”un geri dönüp yeni bir bedene girmesi anlamına gelen “reenkarnasyon” görüşü kesinlikle gerçek dışı aldatmacadır. (Reenkarnasyon orijini itibariyle Hindu inancıdır).

İslâm’ın kutsal kitabı KUR’ÂN, “ölüm”ü, “tadılacak bir olay” olarak tanımlarken; “ölümü tadan kimselerin dünyaya yeniden geri gelişini olanaksız” olarak vurgular Mü’minun suresi 99-100. âyetlerinde.

Şimdi tekrar Holografik Evren konusuna dönelim biraz daha... Atomaltı parçacıkların bulutumsu hareketlerinin Holografik özellik gösterdiği deneylerle gösterilmiştir. BOHM’un tesbit ettiği ilginç bir durum da, ATOMALTI PARÇACIKLARIN BİRBİRİ İLE İLİŞKİLİ olduğudur. Bu ilişki, parçaların bütün tarafından organize edildiğini ortaya koymaktadır.

Yani, atomaltı parçalar bağımsız değildir; Gizli bir düzen tarafından organize edilmektedir. İşte bütün bu araştırma ve incelemeler sonucunda BOHM, “Evrenin dev bir hologram olduğu” sonucuna vardı.

Holografik yapının özelliğine göre, varlığın tümünde olan her özellik, varlığın her zerresinde tam olarak mevcuttur. Herşey birbirinin devamı olarak süreklilik arzetmektedir; herşey, bir diğer şeyin taşıdığı tüm üzellikleri bünyesinde barındırmaktadır ve aynı diğer “şey”dir. Varlık, bildiğimiz “evren” kavramı ötesinde, Bölünmez, parçalanmaz, parçaların bütünü olarak meydana gelmemiş TEK bir yapıdır!.

BOHM’un, KUANTUM açıklamasında yeni boyut dediği ve “KUANTUM POTANSİYELİ” diye adlandırdığı bu görüşe göre;

-Atomaltı parçacıklarda sabit bir yer sözkonusu olmadığından, uzayda heryer eşittir.. Bu özelliğe mekânsızlık diyoruz. Bütün atomaltı parçacıklar birbiri ile ilişkili ve iletişimlidir.

-Holografik özelliğinden dolayı da küçük bir parçanın tümdeki bilgiyi taşıması, bilginin de mekân kavramı sözkonusu olmaksızın tümde eşit olarak dağıldığını göstermektedir.

Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan gerçek, evrende mekânı olan herhangi bir yerdeki bir TANRININ varlığından sözedilemiyeceğidir.

Öte yandan İslâm’ın kutsal kitabı Kur’ân’a göre de, “TANRI YOKTUR, SADECE ALLAH VARDIR”.

Bu “ALLAH”, “AHAD”dır!. Yani, öyle bir TEK ki, varlığı yanısıra ikinci bir varlıktan sözedilemiyeceği gibi; O’nun parçaların birleşmesiyle oluşan bir tümel yapı olduğundan da sözedilemez; yani Panteist görüş bu yüzden “ALLAH” ismiyle işaret edilen anlamı vermez!.

Algılamaya GÖRE var kabuledilen her ŞEY, O’nun varlığıyla vardır; ne var ki, O, şeylerin toplamı değildir!. Gerçekte SADECE “O” VARDIR; evrendeki çokluk kavramını oluşturan şeyler, algılayanın algılama özelliğinden kaynaklanan bir sanı ve hayâldir!.

Holografik bir tümellik olan anayapı, bizim “Evren” değimiz halde algılanmak için, dilediği algılayıcıların dilediği kapasitelerinde göresel farklılıklar meydana getirmek suretiyle, “çokluk” görüntüsü oluşturmaktadır. Gerçekte, sadece “ALLAH” vardır ve O’nun yanısıra hiç bir şey yoktur!.

-Holografik Kuantsal yapıya göre, her şey bilinçli ve hatta canlıdır!. (Esasen bilimsellikte canlı-cansız kavramları artık bir değer ifade etmemektedir.)

Tümel yapıda, çok çeşitli titreşimlerin oluşturduğu çok farklı bilinçli birimler ve katmanlar mevcuttur. Biz insanlık, mevcut olan sayısız boyutlardaki sayısız katmanlardan yalnızca birini oluşturuyoruz.

Evrende yaşam, sayısız boyutlarda, çeşitli katmanlardan bir diğerine dönüşmeler ve boyut değiştirmeler şeklinde sürekli devam eder.. İnsan adıyla işaret edilen bilinçli varlık da, çeşitli dönüşümlerle farklı boyutlarda yaşamına sonsuz bir biçimde devam eder.

Son Rasûl Hz. Muhammed aleyhisselâm bu evrensel gerçeği kendi Hakikat’ı olan “ALLAH”tan aldığı ilimle, sistemi “OKUMAK” suretiyle, 1400 yıl önce açıklamış; insanların tanrıya tapınmamalarını, “ALLAH”ın TEK’liğini; insanların biyolojik beden boyutundan “RUH” beden boyutuna (bir tür ışınsal boyut) geçiş yaparak yaşamlarına devam edeceklerini belirtmiştir.

Bunun yanısıra insanların geçecekleri bu yeni boyuta ancak dünyada iken hazırlanabilecekleri gerçeğine dayalı bir biçimde bir takım çalışmalar yapmaları zorunluluğunu da açıklamış ve bu konudaki önerileri bildirmiştir.

Rasûl bu konuda Allah ADINA uyarılarını yapmış ve görevini tamamlamıştır. Artık O’ndan sonra hiç kimse Allah ADINA konuşma ve yargılama yetkisine sahip değildir. Herkes ilmi kadar Allah ve İslâm “HAKKINDA” konuşabilir; fakat “ADINA” asla!.

Nebilerin önerileri, yaşamı ölüm ötesinde devam edecek olan insanadır, devlete değil!. Ölüm ötesinde devlet yoktur, insan vardır!. “İnsan kendisini ölümötesi yaşamın şartlarına hazırlasın” diye DİN gelmiştir.

Devlet rejiminin dinle alâkası yoktur; Dinin muhatabı devlet değil, ferd’dir. Ferdin muhatabı da, dini ünvan veya etiketli kişiler, kuruluşlar, teşkilatlar, topluluklar değil, bizatihi, dini kendisine tebliğ eden Rasûl Hz. Muhammed Mustafa aleyhisselâmdır.

İslâm dini’nde Kur’âna göre “zorlama yoktur”!..

Kişiye, ölüm ötesinde kendisine yarar sağlayacak öneriler yapılmıştır; isteyen bunları gönül hoşluğuyla değerlendirir, isteyen de aldırmaz; sonuçlarına ölüm ötesi yaşamda da kendisi katlanır!.. Zorlama, iki yüzlülük ve münafıklığı oluşturur ki, bu da İslâm’da yerilmiştir.

İslâm’daki öneriler bir “paket” değildir!.

Yani, “Ya hepsini yaparsın, ya da hiçbirini yapma!.” anlayışı, tümüyle İslâm dışı bir anlayış ve anlatıştır. Herkes bu önerilerden gücünün yettiği kadarını yerine getirir, bu kazancıdır; yapamadıkları ise eksiği..

Din’de, para karşılığı yapılan her çalışma geçersizdir!. Para ödenmediği takdirde yapılmayacak olan bütün fiiller, para için yapılıyordur ki, bunlar asla ibadet sayılmaz.

İslâm Dini’nde, din adamları sınıfı yoktur!. Kişi ile, bildirimi yapan Rasûl arasına, hangi dinsel hüviyet ve etiketi taşırsa taşısın, kimse giremez!. Kimse, Rasûl dışında bir şahsa tabi olmakla mükellef değildir. İslâm dini, hiç bir ferd veya kuruluşun kaydında veya tekelinde değildir. Herkes kendi Dinini orijinal kaynaklarından aslına uygun şekilde öğrenmek, bildiklerini elinden geldiğince uygulamak durumundadır. Yanlış bilgilenen kişi, bunun sorumluluğunu yüklenir ve bu, asla mazeret olmaz!.

İbadet adı altında, Rasûl tarafından bize ulaştırılan her çalışma, tümüyle bilimsel gerçeklere dayanır. Kesinlikle, yukarıdaki, ötemizdeki bir tanrının gönlünü hoş etme amacına dönük değildir. Evreni yoktan var kılan Allah’ın, insanların hiç bir çalışmasına ihtiyacı yoktur. Aldığın gıdalar, nasıl bedenin bir ihtiyacını karşılama amacına dönükse; ibadet adı verilen çalışmalar da, senin ölüm ötesi yaşamının ihtiyaçları ile ilgilidir. Beyin gücünün, bir tür ışınsal yapı olan bedenine, yani, ruhuna yükleyeceği bilgi ve enerji ile ilgilidir.

Yapılan tüm ibadetler, fiziksel ve zihinsel yanlı yararlar olmak üzere ikiye ayrılır. Fiziksel yanın yararları, zihinsel çalışmaları güçlendirerek, beyin kapasitesini artırır ve dolayısıyla ruhu kuvvetlendirir.

Zikir denilen kelime tekrarları, holografik esasa göre varlığında mevcut olan evrensel özellikleri -Allah isimlerinin manâlarını- beyin kapasitesini artırmak suretiyle sana farkettirir. Beyin kapasitesini ve enerjisini artırır. Mesela; Allah’ın irade sıfatının adı olan “Mürîd” isminin belli bir sayıda tekrarı, kişinin irade kuvvetini artırır. “Kuddüs” isminin, “Mürîd” ismi ile birlikte tekrarı; kişinin her türlü kötü alışkanlıklardan arınması sonucunu doğurur. Sert mizaçlı, insanları kıran, taşkın, kontrol problemleri olan sinirli kişiler, “Halîm” ismini tekrarlamaları sonucu, kısa zamanda hoşgörülü hale gelirler.

Bunlar hep, beynin bu frekanslarda, beyin hücrelerini programlamasıyla gerçekleşir. Bu olay, bilimsel olarak yeni ispatlanmış ve Scientific American adlı ünlü Amerikan bilim dergisinin 1993 Aralık sayısında “John Morgan” imzasıyla yayınlanmıştır.

Beyinde kapasite genişledikçe, kişi, açığa çıkan özelliklerinin hakikatı olan ALLAH’ı daha iyi farkedip tanımaya başlar.

Allah, ötede bir tanrı değil, evren ve içindeki her şeyi kendi varlığıyla, ilmiyle, ilminde, “yok” iken “var” kılan, yüce varlığın adıdır. Holografik esasa göre, her zerrede tümüyle, -Tasavvufa göre, zatıyla, sıfatıyla, isimleriyle- mevcuttur.

Biz, bu yolda yapacağımız çalışmalarla ne ölçüde beyin kapasitemizi geliştirirsek, o kadar, Allah’ı varlığımızda bulur, O’na erer, O’nu farkederiz.

Evrende sayısız dalga boyları katmanlarında, sayısız bilinç türleri vardır. Dünyamızda, bu alt katmanda yaşayan canlı türlerinin bir kısmına da Din’de “cin” adı verilmiştir.

Bunlar, kendilerini, iletişim kurdukları insanlara, geçmişte yaşamış insanların veya evliyaların ruhları, ya da uzaylılar olarak tanıtıp, onları aldatmaktadırlar.

Bunların en büyük hilesi de İslâm dışı, Hind kabulü olan reenkarnasyonu kendilerine tâbi olanlara kabullendirmeleridir. Bütün amaçları insanların ölüm ötesi, ışınsal yaşam boyutuna güçsüz, “ruh” denilen, bir tür ışınsal bedenlerle geçmelerini sağlamaktır ki, böylelikle onları o boyutta da esir alabilsinler. Bunun için de cinler, Kur’ân öğretisinden uzaklaştırıcı bilgilerle insanları şartlandırırlar...

Büyücülük ve cincilik, tümüyle İslâm dışı bir olgudur!.. Kur’ân bunu reddeder.

İslâm Dininde ilk ana prensip Rasûl tarafından şöyle konulmuştur:

“Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz; Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız!”..

İslâm Dininin en büyük düşmanları, Dinden görünüp, şartları alabildiğince zorlaştırarak, insanları İslâm’dan, Allah ve Rasûlünden uzaklaştıranlardır. Bunlar, ölüm ötesinde, Rasûl’ün değil yüzüne bakmak, yanına yaklaşamayacaklardır.

Tamamiyle bilimsel gerçekler üzerine bina olunmuş İslâm, geldiği zamandaki şartlar nedeni ile pek çok konuda “mecâz”, benzetme yollu sembollerle anlatılmak zorunda kalındığı için, günümüzde, mantıksal bir temele oturtulamamakta ve bu yüzden de inkâra gidilmektedir. Oysa konu, ön yargısız ve bilimsel bir bakışla irdelenirse, görülecektir ki, İslâm, bırakınız çağımızı, daha bir kaç asır sonrasının bilimine dahi ışık tutacak gerçekleri ihtiva etmektedir.

Ne var ki, olayın yüzeyinde kalan bazı insanlar, ön yargılı biçimde, bilimsel ya da düşünsel boyuttaki gerçekleri tartışmak yerine, Peygamberin bedensel, o devrin şartlarına, örf ve adetlerine uygun düşen yaşam biçimi ile ilgilenerek, kısacık ömürlerini dedikodularla israf etmektedirler.

Bizim için önemli olan; dikkatle ve gerçekçi bir biçimde olayları değerlendirmektir..

Kur’an nazil olmadan önce, o toplulukta bir erkek, çok sayıda kadını mal gibi (!) alıp satarken, bunları çocuklarına miras bırakırken, Kur’an’ın erkekleri, azamî dört eş ile sınırlaması ne kadar büyük bir devrimdir, acaba farkında mıyız?.

Yirmi beş yaşında iken, 40 yaşında dul bir kadın ile evlenen; yirmi beş sene yalnızca onunla beraber olan; 50 yaşında iken yalnızca 65 yaşındaki bu hanımla yetinen bir Zat’ın, kadına düşkünlüğünü hangi normal akıl sahibi öne sürebilir?.

Hz. Muhammed’in Varlığın özü, aslı, hakikatı “Allah”ı bildiren “Rasûl” oluşunu değerlendiremiyorsak; hiç olmazsa, ölüm ötesi sonsuz yaşam saadetine vesile olma göreviyle gelen “Rasûl” oluşunun yüceliğini farkedelim de, işin dedikodusunu bir yana bırakalım.

Farkedelim ki, O yüce Zat, ne dünya saltanatı sürmek, ne din devleti kurmak, sosyal, ya da iktisadî düzen getirmek; kısacası, insanların dünya saltanatı sürmelerini sağlamak için gönderilmemiştir!.

İnsanların ırkı, dili, rengi ne olursa olsun, O’nun için hiç önemli değildir. O’nun için önemli olan tek şey, insanların bilgisizlik yüzünden ölüm ötesi yaşam gerçeğini farkedememeleri ve o yaşama hazırlanamayarak, bu gafletten büyük zarar görecek olmalarıdır.

Evet dostum...

Çağdaş insan, ilme açık, yeniye açık, ön yargısız dinleyen ve okuyan, fikirleri tartışmaktan kaçınmayan, her şeyi mantıksal bütünlük içinde irdeleyen insandır..

İslâm Dini de, orijinali itibariyle, özellikle çağdaş aydın insana hitabedecek özelliklere sahiptir. Öyle ise, siz de İslâm Dinini, çağdaş aydın ve düşünürlerin maddi kazanç kaygısından uzak olarak hazırlanmış eserlerinden araştırarak değerlendiriniz.

Bu yazıda, en son bilimsel bilimsel veriler eşliğinde Kur’an ve Rasûl görüşlerine dayalı Din öğretisine dayanan bazı verileri fevkalâde özet bir şekilde ulaştırmaya çalıştık. Aslında bu konuları, bütün detayları ile ve akla gelebilecek tüm soruları cevaplayabilecek bir tarzda kaleme almış olduğumuz kitaplarımızda, derinlemesine araştırabilirsiniz.

Dünyaya ikinci bir geliş şansımız olmadığına göre, bu yaşamı çok iyi değerlendirmek zorundayız!..

Dileriz ki, yarının bazı gerçekleri karşısında, bu gün yaşadıklarımızdan ve yaptıklarımız veya yapamadıklarımızdan pişmanlık duymayalım.

Allah, yaşamın gerçeklerini bize farkettirsin, idrak ettirsin.

Allah kolaylaştırsın...

25 Eylül 2008 21:33 | yorum ekleyin

Prof. Dürr'ün TEKLİK ve Ölümötesi Yaşam Anlayışı

P.M. Magazin
05/2007


Başlangıçta Kuantum Ruhu vardı

İnsanlığın problemlerini çözmek için hangi düşünceye sahip olmamız gerekiyor? Dünya görüşlerimiz halen mekanik/madde ağırlıklı, böyle olduğu için kısıtlı kalıyor. İnsani değerlerimiz her geçen gün biraz daha ezilmekte. Fizikçi Hans Peter Dürr geleceğin anahtarını Kuantum teorisin temelinde yatan yeni bir gerçeklik anlayışında görüyor.

Bizler için kuantum fiziği halen tam çözülmüş değil. Oysa tam olarak doğanın mantığına denk düşüyor!  Doğada, parçacıklar dalgalar gibi, dalgalar ise parçacıklar gibi davranıyor. Bu belirsizlik, bütün hayatın kaynağına işaret eden, bilgiden ibaret olan, orjinde var olan evrensel bir kod. Bazı kuantum fizikçileri tarafından savunulan bu teori yeni bir dünya görüşünden başka bir anlam taşımamakta. Bunu kabul etmek o kadar kolay değil. Eğer yaparsak gezegenimizde yaşayışımızla ilgili yepyeni imkânlar keşfedeceğiz.

Sayın Profesör Dürr, maddeyi nasıl tanımlarsınız?

Aslına bakarsanız madde diye bir şey yok. En azından bizim bildiğimiz şekliyle yok. Yalnızca ilişki yapıları, sürekli dönüşüm ve hayatiyet söz konusu. Biz bunu tasavvur etmekte zorlanıyoruz. Gerçekte maddesel temeli olmayan bir ilişki mevcut. Biz bunu ruh olarak da adlandırabiliriz. Bunu bizzat yaşarız ama kavrayamayız. Daha sonra madde ve enerji ortaya çıkıyor. Adeta katılaşan, pıhtılaşan bir ruh misali. Albert Einstein`e göre madde enerjinin seyrelmiş şeklidir. Maddenin alt yapısı gerçekte seyrelmiş enerji olmayıp tamamen kendine özgü bir canlılıktır. Biz bunu bilgisayardaki yazılıma benzetebiliriz.

Yani orjin temel bedensiz bir şekilden ibaret? Bize bu düşünce çok yabancı geliyor.

Evet, bu bizim dar düşüncemiz. Bizler ilk olarak, ilişkisel yapıları anlamamızdan önce maddeleri düşünmeliyiz. Sevgiyi ele alalım. Biz sevgiyi, örnek olarak iki insanın birbiriyle olan ilişkisi olarak tasavvur ediyoruz. Ama sevgi tek başına bizim tasavvurumuzda çok güç ele alınıyor. Seversek, o zaman durum ayrı tabi.

Kuantum fizikte tam burada söz konusu mu?
Bir bakımdan evet, fakat kavramlar bile bizi yanıltıyor. Bu dilin bir sorunu. Bizler beraberlerinde fiillerde kullanmak zorunda kaldığımız halis maddeleri konuşmalarımızda kullanıyoruz. Bu düşüncelerimizi baskı altına alıyor. Kuantum fiziği konuştuğumuzda fiiller dili kullanmak zorundayız. Atomaltı kuantum dünyasında maddeler, nesneler, duyularımızla kavrayıp algıladığımız şeyler yok. Yalnız hareketler, süreçler, bağlantılar, bilgiler söz konusu. Burada adlandırılan kavramları da bizler dilimize şöyle çevirebiliriz: Hareket ediyor, sona eriyor, birbiri ile ilişki içinde, birbirinden haberdar. Bu sayede hayatiyetin orjini hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse, biz tahmin ediyoruz ve hayatımıza geçiriyoruz.

Neden bunu kavramakta zorlanıyoruz?
Çünkü beynimiz kuantum fiziğini anlamak için eğitilmemiş. Beynim bana esas itibariyle beslenme ihtiyacım için ağaçtan elma koparmamda yârdim ediyor. Bizim güncel konuştuğumuz dil „elma koparma lisanı“.  Bu dil aşırı derecede hayatiyetimize hizmet için yapılandırılmış. Herhangi bir faaliyette bulunmadan önce, bizi arzu ettiğimiz hedefe vardırıp vardırmadığını düşüncelerimizden geçiririz. Bu iki yönlü mantıktır. Fakat bu iki yönlü evet-hayır mantığı doğanın mantığına uymaz. Kuantum fiziği doğayı daha iyi tanımlar, çünkü kuantum dünyasında daha fazla mantık değeri hüküm sürer. Evet – hayır haricinde, böyle de olabilir, fakat söyle de olabilir mantığı vardır. Bizler buna alışmalıyız.

Tam olarak ben bu tasavvura alışamadım.

Tamam, işte şimdi doğru yolda ilerliyorsunuz. Tasavvur ettiğiniz sürece yanılıyorsunuz demektir. Elektronları ele alalım. Yani bilebildiğimiz kadar, gerçekte var olmayan fiziksel bir tanecik. Aslında ortada daha çok büyük bir şey var. Islak karlı bir alanı değişken bir sistemi seklinde gözlemleyelim. Burada küçük bir ayak büyük bir çığa sebep olabilir. Eğer bir sarkaçi ters, yani kafasını üzerine koyarsanız yine öyle değişken bir sistem meydana geliyor. Orada dışardan gelen küçük bir etken sarkacı sağa veya sola düşeceğini belirler. Kafamızda şekillendirdiğimiz iki yönlülükte değişken bir sistemdir. Dışarıdan gelen çok küçücük bir etki bu iki yönlülüğün ya sağa ya da sola çevirir.

Elektronun var olmadığını mı söylüyorsunuz?

En azından bilebildiğimiz tanecik seklinde olmadığını söylüyorum.

Peki nasıl?

Kullandığım dilde ben tanecikleri eylem veya olaysı olarak adlandırıyorum. Herhangi bir tesir ve oluşum yapan gerçekliğin çok küçük bir telaffuzu.

Kuantum fiziği paradoks bir şekilde anlatıyorsunuz, böyle anlatımlar ancak mistik yazılarda görürüz.

Evet, eğer kuantum fiziğini günümüz konuşmasına çekersem bir çelişki oluşuyor. Eğer size belirsiz gibi geliyorsa tamamen haklisiniz. Gerçek bize belirsiz gelir. Çünkü bütün ifadeler sonsuz şekilde çok yönlüdür. Fizikte biz söyle deriz: Gerçeklik realite değildir. Gerçeklikten anladığımız nesnelerin dünyası, maddeler ve onların düzenleridir. Bu dünyayı eski fizik kendisindeki mekanik değerlerle tasvir eder. Bu yönüyle bakarsak eski doğa bilimleri yanlış değildir. Fakat bu kavram yalnızca günlük hayatta kullandığımız ve tamamıyla bize Yeten kaba duyular için geçerlidir. Bu da bizim günlük yaşantımız için oldukça yeterli.  Yeni fizikteki Gerçeklik bir potansiyellik arz eder,  yani çeşitli şekillerde madde-enerjisel olarak bedenleşebilen olabilirlikler dünyasıdır. Bu yüzden atom ve parçacık kavramlarını kullanmak istemiyorum, bunların yerine Eylemcik veya olaycık kavramlarını tercih ediyorum.  Eylemcik çok küçücük bir süreçtir.

Gittikçe artan bu belirsizliğe rağmen ne demek istediğiniz gitgide anlıyorum. Bu biraz coşkun ve ateşli bir anlatımı olan, toplumun ortak veya şairin kişisel duygularını yansıtan şiir (Lirik) okumak seklinde. Kesin olmayan, hareket alanı geniş olan şiir. Bana bunu çağrıştırıyor. Muhtemelen ne anlatılmak istediği hissediyorum.

Sezgi bunun için uygun bir kelime. Sezgi algılanabilirliğe işaret ediyor. Duygularımızla daha az zorlanıyoruz, çünkü duygularımız bu anlamda hep biraz belirsizdir. Onlar hep hareket halindeler, onların sınırları değişkendir.

Hislerimiz bu bağlamda biraz belirsizdir. Onlar eylemdir, sınırlarında cereyan ederler. Biz herhangi bir şeyi içimizde hissettiğimizde, biz bunu içimizde bir şey çağrışıyor şeklinde açığa vururuz. Buna bir çok yönlü rezonans olarak hissederiz. Kuantum fiziğindeki alanlar madde ötesi olmaktan ziyade ayni zamanda bizim inandığımız üç boyutlu alanlarla ilgisi olmayan tamamen faklı alanlarda tesir eder. Bu tamamen saf bir bilgi alanıdır, Kuantum kodu seklinde. Bunun kütle ve enerjiyle ilgisi yoktur. Bu bilgi alanı yalnız benim içimde olmayıp bütün evrene yayılmıştır. Evren tümeldir, çünkü kuantum kodu sinir tanımaz. Yalnızca Tek`lik vardır.

Bununla siz, tümel birlikten, Ben in hüviyetinden ve dış dünyadan söz eden Hint filozoflarına yaklaşıyorsunuz. "Tat tvam asi" klasik anlatımıyla: Sen O'sun.

Evet, aslında bu ifadeden de ötedir ve Sanskrit deki Advida ile daha iyi ifade ediliyor. Advida ikilik- olmayan anlama geliyor. Tam olarak ilk hece A bir yok olma ifade etmiyor, bu A bize bölmek veya parçalanmaktan konuşmanın uygun olmayacağını bildiriyor.

Bölünemeyen.
Nihayetinde tek yapıya sahibiz. Fakat bu tek yapı farklılaşmıştır. Ben bir resmi incelediğimde ve resimdeki güzelliklerden söz ettiğimde, bu tek resimdir. Eğer ben resimdeki ayrıntıları gösterdiğimde, örnek olarak Madonna`nın gözlerini, o zaman teklik içindeki farklılıklara, çokluğun içindeki bütüne ait olan tek bir öğeye değinmiş olurum. Madonna`nın gözü resimden bir parça değil, aksine yalnızca bir telaffuz. Ben gözü resimden kesip çıkarmıyorum, aksine dikkatimi resimin bir bölgesine veriyorum.

Bu, denizin su damlacıklarından oluşan bir ağ yapıdan fazlası mı olduğu anlamına geliyor?

Evet. Bir su damlası temel olarak denizin dışında oluşuyor. Ama denize düştüğünde su tanesi kavramı anlamını yitiriyor.

Eski mekanik doğabilimin günlük hayatımızda büyük bir itina ile isleyişini sürdürdüğünü söylerseniz, o zaman Kuantum fizik bütün bu tarif edilen anlayışlar ışığında maddesel hayatimiz içinde hangi anlama sahip olmalı?
Her canlılık dediğimiz şey de günlük yaşayışımızı da katarsak, bir anlam teşkil ediyor. Eski mekanik fizik ilk etapta belli doğa kanunlarıyla nesnelerin gerçekliğini ele alıyor. Bu aşamada yaşayan ve yaşamayan arasında fark gözetilmiyor. Ağaçtan bir elma düşürdüğünüzde, bunu yerçekimi kanunu izliyor ve elma yere düşüyor. Nesnelerin dünyası durağan sistemin dünyası oluyor. Bu sistem belirleyici ve önceden tayin edici oluyor. Mekanizma tamamen belirleyici anlamına geliyor. Fakat yasayan bir sistem için mekanikçi tanım yetmiyor. İnsan gibi yasayan bir yapı temel olarak değişken bir sistemdir. İnsan görülebilen durağanlığını dinamiksel dengeleme ile muhafaza eder. Bunun içinde sürekli bir enerji tedariki gerekmektedir.

Siz kuantum fizikçisi olmakla beraber ayni zamanda 1987 den beri görevli olduğunuz barış hareketi dolayısıyla alternatif Nobel ödülüne layık görüldünüz. Kuantum fizikçisi Dürr ne derecede politikadaki Dürr`ü etkiledi?

Kuantum fiziği bize gerçekliğin büyük akılsal bir bütünlük olduğunu, aynı zamanda dünyanın ve geleceğin parlak olduğunu söylemekte. Kuantum fiziği olasılıklarla doludur. Bu olasılıkların içinde fevkalade cesaretlendiricilik ve iyimserlik söz konusudur. Hepimizin genel olarak kabul ettiğinden daha fazla büyük olan bir dünyada yasıyoruz. Ve biz bu dünyayı şekillendiriyoruz. Bati tüketim kültürümüz, hayat sigortamızı oluşturan ekonomik dünya rekabeti bütün bu olasılıklarımız içinde küçücük bir hücreyi oluşturuyor. Buna rağmen birçok insan ekonomik gerekliliklerin doğa kanunları gibi olduğuna inanıyor. Hayır, aksine bunlar insanlardan kaynaklanan mecburiyetlerdir.

Bu yanılgıya nasıl gelindi?

Bu eğitimimizin bir parçası. Biz umudumuzu yitirdiğimizde, ekonomik ve teknik baskılar altında kaldığımızda, önemli bağlantıları dikkate almadığımız zamanlar ödüllendiriliyoruz. Ama böyle bir yasam bicimi hayata karşı bir düşmanlıktır. Benim kazancım aynı anda başkasının kazancı olursa, ortaya çıkan getiri bireylerin tek başına yaptığı kazancın toplamından daha fazla olur. Doğada uzun vadeli sadece böyle yasayanlar hayatta kalabilir. Günümüzde genç insanlar bunu yasayamıyorlar, hayatta tek başına mücadele ediyorlar ve beraberce bir gelecek inşa edecekleri yerde karşısındaki insanlarla mücadele etmek zorundalar.

78 yaşındasınız. Ölüm ötesi hayata inanıyor musunuz?

Çok enteresan bir soru. Biz sadece maddeyi ve dokunabildiklerimizi yaşadığımız hayat diye adlandırıyoruz. Ölüm ötesi hayat aslında, çok daha büyük olan, her şeyi kuşatan gerçekliktir. Bu hayat, ölüm ötesi hayatın içindedir. Yani şu andaki hayatımız ölüm ötesi hayat tarafından kapsanmakta. Buradaki hayatımda kendi küçük hard diskimi kayıt yapıyor aynı zamanda sürekli olarak kuantum alanlarına yani gerçekliğin internetine de kayıt yapıyorum. O zaman bu kayıtlar beden ölümümden sonra kaybolmazlar. İnsanlarla yaptığım her konuşmamda ruhsal bütünlüğün bir parçası oluyorum. Ben ne kadar sen idiysem, o kadar ben ve diğer her şey ölümsüzdür.

01 Eylül 2008 17:56 | yorum ekleyin

Berât Gecesi

Berat gecesi ile alakalı bir rivayet var Hz.Aişe’den:

Hz. Aişe r.a validemiz, Resulullah s.a.v'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir.
-"Ya Aişe, bu gecenin nasıl bir gece olduğunu bilir misin?
Bende: "En iyisini, Allah ve Resulü bilir." Dedim.
Şöyle buyurdu:
"Bu gece şaban ayının yarısıdır. (Berât gecesi). Dünya işleri ve kulların işleri bu gece Yüce Hakka arz edilir.  Bu gece cehennemden azat edilenlerin sayısı; kelb kabilesinin koyunları sayısı kadardır.
Bu gece bana izin verir misin?
"Olur" dedim. Kalkıp namaza durdu. Ayakta durması hafif oldu.
Fatiha suresini okudu; sonra da küçük bir sure okudu.
Gecenin yarısına kadar secdede kaldı. Daha sonra ikinci rekata kalktı. Ayakta iken, birinci rekatta okuduğu kadar bir şey okudu. Sonra yine secdeye vardı. Bu secdede dahi, tan yeri ağarıncaya kadar kaldı. Secdede o kadar kaldı ki, bunun için Yüce Allah ruhunu aldı sandım. Bana gelmesi uzayınca, kendisine yaklaştım.
Hatta ayaklarına elimi sürdüm. Hareket ettiğini görünce rahatladım. Secdesinde şöyle dediğini işittim:

Allâhumme inniy euzü birızake min sehatike ve

bimuafatike min ukubetike
ve euzü bike minke.
Lâ uhsiy senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsik

"Allahım.. hoşnutsuzluğundan rızana;
cezalandırmandan bağışlamana;
SENDEN SANA Sığınırım!.
Senin kendine olan senân gibi senâ etmekten aczimi itiraf ederim."

Sonra kendisine sordum: "Ya resulullah, bu gece secdende bir şeyler okuduğunu duydum. Bunları daha önce okuduğunu hiç duymamıştım.
Böyle demem üzerine, bana sordu: "Sen onları öğrenebildin mi?
Bu sorusuna karşılık: "Evet" deyince, şöyle buyurdu:
"Onları hem sen öğren, hem de başkalarına öğret!"

Bu noktada, tekrar Hazret-i Âişe sonsuz teşekkür ederiz, bizlere bu DUA’yı öğretiği için.

Bizlere öyle bir DUA öğretiyor ki, o DUA´nın değerini bir kaç kelime ile izah etmek mümkün değil!..

Tekrar edelim:

Allâhumme inniy euzü birızake min sehatike
ve bimuafatike min ukubetike
ve euzü bike minke.  
Lâ uhsiy senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsik
.“

"Allahım…
Hoşnutsuzluğundan rızana;
cezalandırmandan bağışlamana;
SENDEN SANA Sığınırım!.  
Senin kendine olan senân gibi senâ etmekten aczimi itiraf ederim."

Şu an “Şaban ayı”ndayız. Ve inşAllah “Berât gecesi”ne de ulaşırız!
Bu sene (2008) ‘Berat Gecesi’ 16 ağustos cumartesi günü, şaban ayının 15.inci gecesi..!

O gece aynen Efendimiz Muhammed Mustafa s.a.v yapdığı gibi, namaz´da (yönelişde..), secde’de (yokluk idrakında) bu DUA´yı tefekkür ederek, his ederek, okuruz!..

Ve ALLAH ile işaret edilen bizlere “Berât gecesi”nin manasını açıp, daimi olarak yaşatsın!..

Daimi dedik…
Çünkü bu ‘özel’ geceler senede bir güne mahsus değil, her gece, her ‘AN’ yaşanabilinir bir olguda..

Nedir Berât Gecesi?

Berât gecesi, bize acılan manaya göre:

‘Allah’ ile işaret olunan o mutlak Hakikat ile, seni ayıran, uzak düşüren, ayrı sandıran ne ve neler var ise, tüm onlardan ‘arınmak’, ‘kurtulma’ yani ‘Berât’ etme!!
Allah’dan başka hiç bir şey görmeme, duymama, algılamama hali, durumuna ‘Berat’ olarak anlıyoruz..! Hiçlik (â’ma!) yaşamının başlangıcı!

Zaten Allah Resulu özellikle Miraç, Kadr, Berat‘GECE’si demesinin sebebi bizce bundan dolayı:

GECE: karanlık çöker (ahadiyet), kimseyi kimseyi fazla net göremez (çokluk müşahedesi sonra erer), çokları uykuda veya dinlenmede olur (herkesin kendi kaderini fıtratına göre yaşadığını müşahede), güneş (cehennem) kayp olur, görüntü değişik renklerini kayp eder, karanlık kaplar her yeri..!!
GECE: huzur (huzurullah!, tanrının makamına çıkma, huzuruna çıkma değil!), felaha erme, öze dönme, çokluk algılamasını terk gibi anlayabiliriz..

Umarım GECE kavramının özelliğini fark etmişizdir?

Yani ‘gündüz’ sona ermedikce, ‘GECE’nın sessizliği fark edilmez!
Veya böyle diyelim: ‘Gündüzün şerrinden korunmadıkca, GECE’nın huzuru ortaya çıkmaz..!’

(Aramızda yaşayan ALLAH Dostunun mecazen ‘şehirden’ KÖY’e çekiliyorum’ dediği bu olabilir.! KÖY: GECE, SAFiYE..! Kesrettin son bulup, saf Vahdet yaşamı..!)

Nitekim KUR’AN da tek ‘besmelesiz’ başlıyan sure olan‘TEVBE’ suresi böyle başlar:

Tevbe suresi, ayet 1:
 ‘Beraetün minAllahi ve RasûliHİ ilelleziyne ahedtüm minel müşrikiyn;’
Allah ve O’nun Rasûlü’nden, müşriklerden anlaşma yaptıklarınıza (sizinle münasebetlerinin kesik olduğuna dair) bir berat’tır (Zahir’de ne ise Batında da öyledir) !.

Zahir manasından sonra birde batın, derin, iç manası:

‘Beraetün minAllahi ve RasûliHİ’

‘ALLAH ve RESULUNE uyma, yolundan gitme sonucu olarak.., Allahın ahlakı ile ahlaklanarak, şirk’den arınmış olarak..’

‘..ilelleziyne ahedtüm minel müşrikiyn;’

.. müşriklik yaşamın sona ermiştir.., şirk halinden ve şirk (ikilik) düşüncelerinden BERAT hasıl olur!’

Bu noktada aklımıza birkaç ayet geliyor:

 

Müminun 1,2:
‘Kad eflehal mu'minun;’
Hakikaten (şu) mü’minler iflah etmiştir/kurtulmuştur, huzura ermiştir
(berat etme?)
‘Elleziyne hüm fiy Salatihim haşiun;’
Onlar ki salat (namaz) larında huşu’dadırlar (müşahadelerinde benliksizdirler).

Şems 9, 10:
‘Kad efleha men zekkâha;’
Onu (nefsi) tezkiye eden gerçekten kurtulmuştur.
‘Ve kad habe men dessaha;’
Onu (nefsi) gömüp gizleyen ise gerçekten kaybetmiştir.

Tevbe suresi ‘besmele’ ile başlamıyor.
Çünkü  ‘Beraetün minAllahi ve RasûliHİ’ , ‘-B-eraetün kavramı kendi başına ana hedefi belirliyor!

‘Kur’nın sırrı Fatiha’da , Fatiha’nın sırrı Besmele’de ,
Besmele’nın sırrı B harfinde,
B harfinin sırrı noktasında, işte BEN o NOKTAYIM’
diyen Hz.Ali.

NOKTA sırrı son ve hedef..!
Bize göre ‘-B-eraetün’ kavramı buna işaret!

Mutlak TEVBE de burada işte!...

Berat:
ALLAH ile işaret olunandan aramda her türlü engellerden arınmış olarak ‘kendinde gelme’ ; uyanma hali…!

Aslında her AN RABBIM ALLAH!.. Ne var ki ‘düşünlerim’ sessizliği, huzuru bozuyor..
Kendini varlık vererek, zaman ve mekan veya kendini geçmiş gelecek ile kayıtlayarak..!

‘beni’ RABBIMDEN ayıran tek şey ‘vehmi düşüncelerim’!..

Daha fazla konuyu açmadan, ehli , Allah dostları ve yakın sahipleri anlar ne demek istediğimizi deyip, "Abdest şirk oluşturan düşüncelerden arınmaktır!"
çalışmamızdan kısa bir alıntı yapıp, ve sonra da Berat GECEsi DUAsına yönelip yazımıza son verelim..

"Abdest şirk oluşturan düşüncelerden arınmaktır!" çalışmamızdan kısa bir alıntı:

Bilinç boyutunda“ „ABDEST“ nedir, nasıl olur..?

Bilinç” nedir ?
Bilinçin” “ABDEST”i nasıl olabilir?

Bilinçin” arınması, “şirk”den arınması olabilir mi? Ne ile?
HAKİKAT İLMİ” dedikleri, “RİSALET İLMİ” ile olabilir mi?
KabirNden“ (koza) çıkmak için de sana „MEN RABBÜKE“ , yani “Rabbin kim?” diye soracaklar?

SEN”...
Beden” (beyin), “ruh beden” ve bir “bilinç´e“ sahipsin..

Bu kadar mı?

Terkip“ değilmiydin?

Esma Terkibisin“..!

Peki burada yine „ABDEST“ geçerli mi?
Bunun “ABDEST´i” olur mu? Var mı?

KabirNden“ (kozaNdan) çıkmak için de sana bu defa „MA KİTABÜKE“ , yani “Kitabın nedir?“
diye soracaklar..!?

Ebedi (Baki esması yüzünden..) bir „KUL“ kalacağını idrak ettin mi?
Ebedi „Rabbi´nin KUL´u“ olarak kalacaksın..!

Bunu kesinlikle, şüphesiz idrak ettin mi?

O halde bu boyutta „şirk“den arınma, yani „ABDEST“ nasıl olur?

Acaba „İHLAS“ „OKU“ma ile olabilir mi?

SEN”...

Beden”...?

Ruh beden” ?

Bilinç..” ?

Veya „terkipmisin sadece ?

Buraya kadar „yaratılmış“ yönlerindir..! (halik..!)

Buna Kur´anda „halik“ kavramı ile tarif edilmiş..
“Alemleri yok´dan HALK ettim” veya “ben insi ve cinni sadece kulluk için halk ettim”  diye ayetlerde geçer..

Kur´anda “ben yeryüzünde HALİFE var edeceğim!” dediğinde, orada “ceÂle” kavramı kullanılıyor..!

Yani “HALİFE İNSAN” “halk” edilmemiş..?

Çok müthiş derecede önemli bir işaret!...

Tekrar edelim:
“SEN” , veya “SEN”in “bineklerin, elbiselerin, bürünmüş” yönlerin, “beden” , “ruh beden” „bilinç“ ve „terkip“ olarak belirlenmiş…, tüm bunlar “SEN”in “yaratılmış yönlerin” , “halk” edilmiş tarafın..

Ama... şimdi dikkat:

Aslında “SEN” “yeryüzü HALİFEsi” olarak “halk” edilmiş değil, “ceale” işlevi, işareti ile VAR edilmişsin..!

Aradakı FARK nedir?

Fark bu..

“İhlas” suresi SENin ASIL,ÖZ,GERÇEK VARLIĞINI tarif ediyor, acıklıyor..!

SENin aslın, özün, gerçeğin ALLAH´dır...! “ceÂle” kavramı buna işaret..!

Eğer böyle olmasa, hiç hadsi kudsilerde bu ifadeler geçermiydi?

Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Rabb'ından naklen anlatıyor:
"Allah şöyle buyurdu:
'Beni bilen talep eder...
Beni talep eden bulur...
Beni bulan sever...
Beni seveni öldürürüm...
Bir kimseyi öldürürsem diyeti bana düşer...
Bir kimsenin diyeti bana düşünce onun diyeti bizzat Ben olurum!!"

Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz Allah'dan naklen anlatıyor:
"Allah şöyle buyurdu: 'Yaklaşanlar, kendilerine farz kıldığım ibadetlerin edasında olduğu kadar hiç bir şeyde yaklaşamazlar...
Gerçekten bir kul Bana nafilelerle de yaklaşır. Böylece Bana yaklaşanı severim.
Sevince de o kulun kulağı olurum, eli olurum,ayağı olurum...
Böyle ki oldum, Benimle işitir!... Benimle görür!... Benimle konuşur!...
Benimle tutar!... Benimle yürür!"

İster bu noktaya “âmâ” ile işaret edilmiş de, ister “hiç”lik kavramı ile, önemli olan, bu konuyu çok iyi anlamak, ve aynen böyle “his” etmek...

Bu makamın yaşamı, ancak “İHLAS” suresini cok net “his” etme ile olur..
Yaşamı budur!

Sonra ise, bu “hislerin” sistem icinde “yaşamına” “FATİHA” işaret eder...!

Demek ki “İNSAN” , eskilerin “ALLAH AYNA” olma dedikleri gibi, aslında ALLAH ile işaret edilenin bizatihi kendini izhar mahalidir..!

Demek ki “İNSAN” “halk” edilmiş değildir...!

Biraz daha acalım. Ne demek bu?

Yani “İNSAN” , ALLAH ile işaret edilen ÖZ VARLIĞINI “his” edip, bunu yaşayabilecek bir kapasiteye sahipdir..!

Büyük velilerin “ALLAH yaratır, İNSAN da yaratır” dedikleri bu..!

“İNSAN” , ALLAH ile işaret edileni KENDİNDE müşahade edip, sonrası ise:
“..., Benimle işitir!... Benimle görür!... Benimle konuşur!... Benimle tutar!... Benimle yürür!"
diye tarif edilen yaşam..!

Ki işin aslında bunu müşahade eden ALLAHdır..!

Aslında tüm varlıklar, hem HALK edilmiş yönleri hemde CEALE ile işaret edilen yönleri ile var edilirler..!

Sadece “İNSAN” ÖZÜNDEKİ ALLAHı his edip, yaşayabilecek bir istidat ve kapasiteye sahipdir..!

“LA İLAHE İLLALLAH...!”

Lütfen artık bu sözü sadece “SADECE ALLAH VAR” ile kayıdlamayın..!

“LA İLAHE İLLALLAH...!”

“..., Benimle işitir!... Benimle görür!... Benimle konuşur!... Benimle tutar!... Benimle yürür!"
diye tarif edilen yaşama işaret..!

Çok daha geniş düşünmek lazım bunları...

“LA İLAHE İLLALLAH” , “EFAL”, “ESMA”, “SIFAT” ve “ZAT” alemi yok, sadece ALLAH var demek değil aslında...

Tam aksine, tüm bunları CEM eden bir ifade...!

HEPSİNDE hep işleyen, söyleyen, yapan, yaşayan sadece ALLAH anlamında anlamak lazım...

Şirkden arındıkca hem “LA İLAHE İLLALLAH”, hemde “İHLAS” suresi, ve bunların “SiSTEM icinde yaşamına” işaret eden “FATİHA” daha da netleşir, derinleşir ve gerçeklere yakin olur..!

Bu noktaya böyle kısa bir işaret verip, fazla acmadan, sadece Hz.Muhyiddin ibn Arabi´nin
“Tefsir-i Kebir Te´vilat” kitabında Bakara suresi, ayet 21 açıklamasini okunmasına tavsiye edip,
devam ediyoruz.

Üstad Ahmed Hulusiortadan kaldırılıcak olan bedenin değil, var sayımın olan benliğindir!“
derken, acaba „ebedi terkip“ kalakcaksın, yani „ebedi KUL“ kalacaksın…, „terkip ebedi kalkmaz“,
ama „varsayım benlik“ kalkar mı demek istiyor?

UYANma“ bu işte! (Sabah namazında: „Salat uykudan hayrlıdır!“ iyi düşünmek lazım!..)

Tüm bunlar „ortadan kalkınca“ (?!) geriye ne kalıyor?

HiÇ“lik ? „´mâ“iyet…?

“Terkibden soyutlanmak” ne demek?

“İlminde terkibin kayıdından soyutlanma”!

„HiÇ“lik bilinçi.. „´mâ “iyet bilinçi…!

“Fatiha” “TAM KEMALİ” ile bu nokta´da mı “OKU”nuyor yoksa?

SENi” sana tarif ediyor “İhlas” suresi dedik..
“Halk” edilmemiş yönünü izah ediyor “İhlas” suresi...!!

„ ´mâ “iyet bilinçine kavuşturuyor seni „İhlas“ suresi..

“İhlas” suresi sana “AYNA” oldukdan sonra, bu defa “Fatiha” suresi bu
“SİSTEM” de „ â´mâ“iyet bilinçi ile nasıl yaşarsın onu gösteriyor!

“Fatiha” suresi, aynı zamanda “DUA” dır!
Hiç düşündünmü neden böyle diye?

„Salat“ bir yönü ile de „DUA“ anlamındadır!

«FATİHAsız NAMAZ olmaz» yerine.. birazda «FATİHAsız SALAT olmaz» diye düşünsek?

Neyse bu konu çok derin..

ALLAH ile işaret olunan (?), hakkınca “ABDEST”i nasip eylesin, ki “Fatiha” “OKU”bilecek düzeye gelelim..

ALLAH ile işaret olunan, mutlaka hakkınca “İHLAS”i “OKU”mayı nasip eylesin..

Çünkü Hz.Muhammed Mustafa Abdullah Ahmed-i a.s diyor ki:

İhlas suresi Kur´an´ın ücte birine denkdir!”

İhlas” “oku”yan, herhalde “Kabir sorgusu” olan „MA KİTABÜKE“ (sistem gerçekleri) sorusunun
üçte birini“ cevaplamış oluyor, bilinçinde acılan “FATİHA” manasi ile..!!

Kitabın” yarısını da“Fatiha” suresini“OKU”mak (yaşama, idrak etme) ile yanıtlanmış olur böylece!

Kabir sorularını “Men Rabbüke? Men Nebiyyüke? Ma Kitabüke?” dünyada yaşarken yanıt veremezsen, ölümü tadınca nasıl yanıt verebileceksin?

Dünya ahiretin tarlası” denildiğine göre..?

Şüphesiz ALLAH ile işaret olunan en doğrusunu bilir.

Kaynak ve devamı:
http://de.geocities.com/seyrioku/Abdest_ve_Sirk.htm

Evet..

Şimdi TEVBE suresinin ilk ayetinde işaret ettigi gibi ‘Beraetün minAllahi ve RasûliHİ’ , ALLAH ile işaret edilene B sırrınca yönelip, yakın sahibi olma, ancak ALLAH RESULU ve SON NEBi Muhammed Mustafa s.a.v yolundan gitme, ona uymak ile oluşur. Başka yol yok!

-B-eraetün kavramı buna işaret!

TEVBE suresini içe dönük olarak da en azından bir defa OKU’mak lazım..

BERAT etme…

Ve bu hal içinde ALLAH RESULUNDEN bir DUA..
DUA da birızake (rıza), bimuafatike (bağışlama) bike (sana) hep B harfı ile başlıyor.., İÇE dönük olanlar hep ‘B’ ile başlıyor..!

O halde B sırrınca DUA’nın ÖZET yorumu:

Allâhumme inniy euzü birızake min sehatike
ve bimuafatike min ukubetike
ve euzü bike minke.  
Lâ uhsiy senâen aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsik.“

"Allahım…
Hoşnutsuzluğundan rızana;
cezalandırmandan bağışlamana;
SENDEN SANA Sığınırım!.  
Senin kendine olan senân gibi senâ etmekten aczimi itiraf ederim."

B sırrınca anladığımız kadar DUA’nın manası böyle:

"Allahım…Hoşnutsuzluğundan, darılmandan… rızana sığınırım!.’

‘Allah’ım benden çıkan fiiler den dolayı, her türlü dışa dönük kayıtlılık halinden, veya bedensel boyut da kayıtlı kalarak, içe dönük olarak RABBİM’den uzak düşmek den RABBİME, ESMA MERTEBESİNE sığınırım! (Allah razı olsun buna işaret!) RABBIM ALLAHdır’

‘…cezalandırmandan bağışlamana sığınırım..’

‘… böylece bende ortaya çıkan her fiil bir CEZA, AZAP, GAFLET olmasın, ALLAHdan uzak düşürücü olmasın..
Bağışlama olsun! Yani her fiil içe dönük, YAKIN olarak, UYANIKLIK halinde, perdelerden kurtulmuş olarak ortaya dökülsün..!’

‘…SENDEN SANA Sığınırım!.  

‘… çünkü ALLAH’dan başka bir şey yok..! Bana göre ‘iyi’ veya ‘kötü’, ‘hayır’ veya ‘şer’ her fiil ALLAH’dan! Lakın ALLAH KULu olarak sünetullahı idrak etmiş olarak, ALLAH’a yaklaştırıcı fiileri arzu ve talep ediyorum!’

‘…Senin kendine olan senân gibi senâ etmekten aczimi itiraf ederim."

‘.. bu yüzden itiraf ediyorum ki ALLAH KUL’u olarak, hiçbir zaman tam olarak ALLAHı tanımak, anlamak mümkün değil, ALLAHı idrak edememek ALLAHı idrak’tir!
ALLAHU EKBER! ALLAH alemlerin RABBI ve ALLAH ALEMLERDEN mutlak GANİdir! ALLAHı ancak, ALLAHın bende açdığı manalar kadar, yani terkibim kadar tanıyabilirim!’

Yer aldığı sayfa ;
http://de.geocities.com/seyrioku/Beraat_Gecesi.htm

SufiCan
Kayseri, 14.8.2008

.. ana sayfa

16 Ağustos 2008 14:28 | yorum ekleyin

SESSİZ SÖZLER

Sessiz sözler, kulaksız işitilir.

Hakikat, her şeyi BİR şeye yormaktır.

Bilgi sonsuzdur. Ne bilinirse bilinsin, bilinemeyene oranla bilinenler daima bir hiçtir.

Alışkanlıkları, adetleri, sahiplik duygusunu ve tamah illetini terk edemeyen kişi hür ve sağlıklı düşünemez.

Alınganlık ediyorsan, alındığın şey mutlaka sende vardır, iyice araştır.

Nefsinin efendisi olmayan kölesi olur, üçüncü bir alternatif yoktur.

İhtiyaçtan fazlası insana gerekmez!
    Kefenin cebi yok, ahirete gitmez!
    Nefse verdikçe alır doymak bilmez!
    Allah'ın mekri büyük küçük dinlemez!

Gerçek servet, madde boyutuna ait tüm servet kaybedildiğinde geriye kalandır.

Sünnetullah'ta çifte standart yoktur, ilâhi yasalar herkes için geçerlidir!

Bütünün menfaatleri uğruna bireysel menfaatlerinden vazgeçemeyenler, vahdet yaşamından fersah fersah uzaktır.

Her zaman haklı olduğuna ve hiç yanılmayacağına inanıp, objektif beyinlerle istişareden kaçınanların adaletinden şüphe edilir.

İlim kafa karıştırmaz, ilmiyle amil olmayan alim kafa karıştırır.

Her ezânın bir cezası vardır!

Çoğu zaman kişinin değeri yaptıklarında değil, yapmadıklarında saklıdır.

Geçmişi unutmayan geleceği göremez!

Nasıl ki kırık kapta su durmaz, kırık kalpte de Allah durmaz!

Ölümüne engel olamayan acizdir!

Öyle bir eleştiride bulun ki, eleştirirken eleştirdiğin duruma düşme!

Asalet ne parayla satın alınır, ne de biri tarafından hediye edilir. Ya doğuştan vardır yada hiç bir zaman olmayacaktır!

Kuvvet ve metanet, kuvveti uygulayanda değil, bu kuvvetin uygulandığı kişide açığa çıkar.

Huzura ermeyen, huzur veremez!

Uyarı, en çok uyarıya ihtiyacı olanı rahatsız eder. Uyarıdan rahatsız olup olmadığımıza bakarak, uyarıyı dikkate alıp almamamız gerektiğine karar verebiliriz.

Sınamak inançsızlıktan, ispat güvensizlikten, merak zekadan, sabır akıldandır.

Akıllıların arasında deli olan ile, delilerin arasında akıllı olan aynı muameleye tâbi tutulur. Erdemli insanların arasında ahlaksız olmanın cezası ile, ahlaksız insanların arasında erdemli olmanın cezası aynıdır.  Adillerin yanında zalimler, zalimlerin yanında adiller barınamaz. Uzun lafın özü, selamet herkesin kendi türüyle birlikteliğindedir. 

Ne yana dönülse O'nun vechi oradadır, lakin O'na ermek için öze dönmek ve yönelmek şarttır!

En çok neye muhtaçsan, senin için en değerli odur.

Zihin sebep-sonuç (nedensellik) zinciri kırılıp sonsuzluk dairesinden çıktığında, kişi tutsaklıktan kurtulur.

Kıskançlık kendine güvensizliğin sonucudur.

Özü sözüne, sözü fiillerine akseden, bilgelik tacı giyer.

Ne yazılmadık bir yazı, ne söylenmedik bir söz kaldı. Bundan böyle aynı mânânın farklı versiyonlarıdır yazılacak ve söylenecekler. 

Affedemiyorsan, affedilmeyi beklemeye hakkın yoktur.

İnsanlar dünya nimetlerini kolayca alır, zor verir. İş nasihate gelince, kolayca verir, zor alır. 

Dünyayı değiştirenler, “başkalarının” değil kendi görüşlerini tutkuyla savunanlardır.

Ego, aşırı tevazu göstererek saklambaç oynayabilir.

Sen beni anlayamazsın, beni ancak ben anlarım. Beni anlamak istiyorsan, senlikten vazgeçip, ben olmalısın!

Birini yüceltip kendini aşağılayan, bir ilah yaratmış olur. Kendini yüceltip birini aşağılayan, kendini ilahlaştırmış olur. En iyisi bütündeki mükemmelliği görerek orta yolu tutmaktır. 

Hayata geçiremediği düşünceler, üreteni salon düşünürü yapar.

Allah'ın Tek'liği, iradesi ve kudretinde ortağı olamayacağından ötürü, tüm yaratılanlar mazurdur, hoş görülmelidir!

Zaman da bir boyuttur ve tecelliyi seyrin doğal bir sonucu olarak açığa çıkar.

Bütüne dönük fiillerin yüksek aklın eseridir, kendine dönük fiillerin nefsin eseridir. 

Yeni bir şey öğrenmiyoruz, yaratılıştan öğretileni fark ediyoruz.

Bilincin varlığı deneyimlediği ilk an doğum, yokluğu (hiçliği) deneyimlediği ilk an ise ölümdür. 

İnsanın hürriyetine engel olan tek şey tamah illetidir. 

Allah daima iyiyi ve güzeli yaratır. Gerçekte kötü huy veya özellik diye bir şey yoktur. Kişinin kendine yaratılıştan bahşedilen özelliklerini doğru yer, doğru zaman ve doğru şekilde kullanamamasının adıdır kötü huy.

Kişi, aynadaki suretini insan gördüğünde, siretini de insan zannetme yanılgısına düşmemeli. 

Evren, beş duyu ile algılayabildiğimiz ve algılayamadığımız sonsuz varlık deryasıdır. Uzay ise, evrenin algılayamadığımız, bize göre gayb hükmünde kalan kısmına verilen genel isimdir.

Sorgulamayan zihin tekamül edemez.

Zaten hiç ayrılmadığını idrak eden yaratanına kavuşmuştur.

Bir başkasının mutsuzluğu üzerine, mutlu bir yaşam imar edilemez. 

Samimiyet ve iyi niyeti istismar edene, ilâhi evrensel sistem diyetini ödetir.

Hakikat, yaşanan zaman ve boyuttan ötede bir yerde değildir.

Sevgi yaratıcılık iksirdir. 

Uçmak, yere inmesini bildiğin sürece güzeldir.

Hayatımızı korkularımızın yönettiğinin farkında mıyız?

Beyinleri çağın versiyonlarıyla uptade etmekte fayda var, zarar yok..

Zaman kavramı da sonsuzluğu seyir esnasında oluşan izafi bir kavramdır. Asl olan sonsuz an'lardan oluşan AN'dır. 

Yasaklanan ve elde edilemeyen, merakı ve iştahı kabartır. 

Zor şeydir monarşi ve feodalite ile yüzyıllarca yönetildikten sonra hürriyeti, yani İNSAN olmayı denemeye çalışmak.. 

İnsanlar arasında ilminle itibar görmek istiyorsan; cool takıl, bol bol kafa karıştır, anlaşılmayacak kadar ağdalı dille konuş, ki ne dediğini anlamadıkları için eksiklik hissedip ilmine hayranlık duysunlar.

45 derece açıyla seyir vardır; 90 derece açıyla seyir vardır; 180 derece açıyla seyir vardır; 360 derece açıyla seyir vardır; küresel seyir vardır; çok boyutlu ve açılı evrensel seyir vardır.

Cehennem, azap duyulan fiillerin mantıksızca tekrarından ibarettir.

Yaratan elçi yollar, ama elçi kabul etmez; başvuruların bizzat yapılması şattır!

Tedbir almadan tevekkül etmek, evrensel sistemi bilmeyen cahillerin işidir. Ne var ki, cahillik ve bilgelik de bir yazgıdır.

Bana bildiğimle hitap etmezsen, anlattığını anlamam.

Kalıcı nimet, nasibine razı olup, paylaşana erişir.

Hatanın büyüğü, küçüğü vardır. Sonucu yalnız bireye zarar verirse, o küçük hatadır. Topluma zarar verecek kadar boyutlu olursa, o büyük hatadır. 

Bilgi, keskin bıçak gibi tehlikelidir. Kişiye bilgelik ve ekstra erdemler kazandırabildiği gibi, hiç bir şey kazandırmayıp, önceden var olan erdemlerini de yok edebilir! 

Hoş görmek sevmek değildir. Fakat sevgi, hoşgörüyü de kapsar.

Sabır ve rıza aynı şey değildir. Sabır fiili tepkilerin kontrol edilmesidir, rıza ise zihinsel tepkilerin ortadan kalkmasıdır. İlk aşamada sabır yolu tercih edilebilir belki, ama kimse sabırla cehenneminden çıkamaz! Ancak zihnin tepkisizliği (dinginliği) olarak tanımlayabileceğimiz rıza haliyle cennete girer.

Nasibe vesile kılınanlar olabilir, ama nasipte olmayanı kimse kimseye veremez. 

Alan razı-satan razı, karşılıklı çıkara dayalı düzenleri bozmaya kalkışacak kişi, önceden kendisine dünyayı acilen terk edecek bir araç hazırlamalıdır, ki canını kurtarabilsin!

Gönül Kabe'sinde sayısız putla dolaşırken, putperestleri kınayanlar vardır.

Ne yaptığın değil, niçin yaptığın önemlidir.

Hata etmek ciddi bir hata değildir; hatayı fark edip tevbe etmemek ise ciddi bir hatadır. Ne var ki, bu da takdire bağlıdır.

Herhangi bir düşüncenin yanlış olduğunu düşünüyorsanız, doğrusunu ortaya koymalısınız. Eskimiş olduğunu düşünüyorsanız, yenisini ortaya koymalısınız. Batıla sapmış buluyorsanız, Hakk'ı dile getirmelisiniz, ki Allah için olan fiil böyle olmalıdır. Bunların hiç birini yapmayıp, düşünce üreteni eleştirenler ise, nefsini tatmin eder ancak... Bu fiilin de kendisinden başkasına zararı olmaz.

Tasavvufta tercih edilecek "susup seyretme" veya "hizmet ve mücadele" olmak üzere iki yol vardır. "Susup seyretme" yolunu seçen zor bir yola talip olmuştur. Çünkü seçimini savunma veya bir başkasına telkin (nasihat) etme hakkı dahi yoktur. Aksi takdirde seçtiği yolundan çıkar! (22 Nisan 2005)

Posta talip olanın yanılma veya yanıltma lüksü olamaz! Ya yanılmayacaksın, ya da mütevazı olup bazen yanılabileceğini de itiraf ederek post sevdasından vazgeçeceksin! (14 Haziran 2006)

"Yargıladığın sürece yargılanırsın, yargılandığın sürece derdin bitmez."   (18 Mayıs 2007)

"İnsanın evrensel yolculuğu noktada başladı, bir daire çizip aynı noktada biter. Bu aleme nereden geldiyse, dairesini tamamlayıp dönüşü de aynı noktaya olur. Hangi kapıdan geçip, hangi yoldan geldiyse, aynı kapıdan geçip aynı yoldan döner. Gerçek aleminden bu aleme çıplak, kimliksiz ve hiç bir şeysiz geldi, aslına dönüşü de çıplak, kimliksiz ve hiç bir şeysiz olur. Yalnız (tek) ve benliksiz doğdu, yalnız (tek) ve benliksiz ölür. Aşkla ile var olan, aşk ile hiç olup aslına rücu eder. Hiçlik noktasında başlayan yolculuk, ancak hiçlik noktasında biter." (20 Mayıs 2007)

Üzerinde kul hakkı kalan biri pişman olup affedilmek için gücü nispetinde elinden gelen her şeyi yaptığı halde, hakkı yenen kişi hakkına razı olmazsa, üzerinde kul hakkı kalanın durumu her durumda hakkı yenene bağlanırken, hakkına razı olmayan kişi hakkındaki hüküm de Allah'a bağlanır! (30 Ağustos 2007)

AS / 2000-2007

© Sessiz Sözler / Ekim 2004 

16 Ağustos 2008 13:39 | yorum ekleyin


< Geri     1 2     İleri >

son yorum alan yazılarım

-

reklamlar

blog etiketlerim

-

desteklediklerimiz: nedir ne demek,  büyük türkçe dizin,  tasda

biz kimiz? | yasal bilgiler | beni oku | iletişim 2006-2007 © alanturka.com 12.3.834