blogum, vatan ile ilgili yazılar (5)

KENDI ELINLE TESLIM OLMAK...

 

  Gençler; Sizlere emanet edilen Cumhuriyet'e sahip çıkınız. Ulusu yönetenlerin sınırlı görüşlerini aşmak sizlerin görevidir!

1183276558 Kurtuluş Savaşı neden yapılmış ki? Cumhuriyeti kurmaya ne gerek vardı? Mondros, Sevr bizleri Avrupa ve Avrupa devletleri ile bütünleştiren, bizi onlarla birleştiren anlaşmalar ve belgeler değil miydi?

Avrupa içimize girmişti. Siyasetiyle, şirketiyle, okullarıyla, gazetecileriyle ve tabii askeriyle... Tam olarak bütünleşmiştik. Elitimiz, siyasetçimiz, iş çevrelerimiz bu bütünleşmeyi büyük ölçüde onaylamışlardı.

Yabancı orduların askerleri ile futbol maçları yapıyor, turnuvalar düzenliyorduk. Biz Avrupa'ya daha o zaman girmiştik. Elitimiz onlarla daha o zaman iç içe, kucak kucağa oturmuştu. Türkiye bölünmüş de ne olmuş sanki? Ermeni'si, Rum'u ve diğerleriyle gül gibi geçinip gidiyorduk.

Bu bütünleşmeyi bozmaya ne gerek vardı. Hazır bütünleştiğimiz Avrupalıları ülkemizden çıkarmak için onlarla savaşmaya ne gerek vardı? Şikâyet edecek ne vardı ki? Avrupalılar biz ne zarar vermişlerdi ki? Elitimiz memnundu, gerisi de hiç önemli değildi. Köylü, gariban kimin umurundaydı ki?

- Şirketleri buradaydı: Ne güzel, iç ticaretimizi, dış ticaretimizi, dokumamızı, tütünümüzü, gazımızı, elektriğimizi, demiryollarımızı, denizyollarımızı onlar idare ediyorlardı. Bütün bunlar Batılılaşmanın, Avrupalılaşmanın unsurları değil miydi sanki?

Bu Avrupalı ve Batılı şirketleri kovarak suyu, elektriği, gazı, demiryollarını millileştirmeye ne gerek vardı? Daha sonradan özelleştirerek tekrar aynı şirketlere satmaya çalışacağımıza en baştan onlara hiç dokunmamak daha uygun olmaz mıydı?

- Sonra ne gerek vardı Mustafa Kemal 'in misyoner okullarını kapatmasına, onların faaliyetlerini yasaklamasına? Şimdi teşvik etmiyor muyuz? Devlet liselerini, üniversitelerini bile İngilizce, Fransızca, Almanca dili ve hocalarıyla donatmıyor muyuz?

- Mondros ve Sevr bu bölgeyi ve insanlarını Avrupa'nın ve Amerika'nın himayesi altına bir güzel sokmuştu. Şimdilerde, onların ordularını içimize sokmak için Meclis'lerden karar çıkarmaya çalışıyoruz. Karar çıkmıyor, adamlar bize kızıyorlar. O zaman hazır gelmişler, yerleşmişler; karar çıkartmaya bile gerek yoktu ki.

Gül gibi geçinip gidiyorduk. Esnaf memnun, kiliseler dolu, Avrupa ve Amerika parası akmayacak mıydı? Beyoğlu'nun eğlence yerleri de dahil olmak üzere...

Kim demiş 'Kurtuluş Savaşı' diye?

Kim çıkarmış bu Kurtuluş Savaşı'nı? Adamları kovmuşuz, hem de savaşarak. Yalnız askerlerini değil şirketlerini, misyonerlerini, okullarını da göndermişiz. Cumhuriyet diye, bağımsızlık diye, Atatürk ilkeleri diye kopmuşuz Batı'dan.

Utanmadan şirketlerini ve okullarını bile millileştirmişiz. Halbuki biz Tanzimat'la birlikte, Avrupa'yla bütünleşmek için ''Gayri millileşmeyi, bir milli politika olarak benimsememiş miydik''?..

Avrupa'yla bütünleşmek istiyorsan ulusal değil ''gayri milli'' olacaksın.

- Bak, bazı büyük sermaye çevreleri ne güzel söylüyorlar; her şey gayri milli olmalı diyorlar. Mallar dışarıdan gelsin, akıl, kültür ne varsa dışarıdan gelsin. Din, eğitim dışarıdan gelsin demiyorlar mı?

- Bazı tarikatlar da bu görüşü savunmuyorlar mı?

Ulusal bir şey yoktur, bize Avrupa ve Amerika himayesi gerekir demiyorlar mı? Bizim askerlerle olmaz, bize onların askerleri uyar diye düşünmüyorlar mı?

1919-1923 arasında ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarında yaptığımız hataları şimdi düzeltiyoruz.

- Balta Limanı Antlaşması'na rahmet okutan Gümrük Birliği belgeleri imzalıyoruz.

- Avrupa Birliği'ne bir güzel, ''tek yanlı bağlanıyoruz'' .

- Eğitimimizi gayri milli hale getirip misyoner okullarına destek veriyoruz.

- Türk Hava Yollarımızı, Tekelimizi, denizyollarımızı, sigaramızı, telefonumuzu yeniden yabancı şirketlere teslim ediyoruz.

- Kısacası yeniden Avrupa'nın ve Amerika'nın himayesi altına giriyoruz. Aynen işgal yıllarında olduğu gibi, aynen Mondros, Sevr yıllarında olduğu gibi Batı ile bütünleşiyoruz.

Evet değerli okurlar bütün bu yazdıklarıma ''Bu bir cennet'' diyenler var; bu, ''Yeniden cehennemin içine girmektir'' diye düşünenler var.

Ya siz hangi taraftasınız?

Bu yazı, Prof. Manisali'nın "Ya Siz Hangi Taraftasınız" başlıklı köşe yazısından alınmıştır.  TUNALIM...

24 Mart 2008 19:29 | yorum ekleyin

VATAN GEMİSİ BATARKEN

zalimsultanux6
Medya-hükümet arasında restleşme devam etmektedir. Karşılıklı suçlamalarda Başbakan üslup açısından bayağı sertleşmiş görünüyor.  Sayın Başbakan da bilir ki medya ile oyun olmaz! Zaten şimdiki gücünü bile medyaya borçludur. Yani bir anlamda Başbakanın kendisini bu kadar güçlü hissetmesinin bir yerde suçluları; şimdi canı yanan medya mensuplarıdır.

R. T. Erdoğan’ı ekranlarda boy boy endam ettirip, allayıp pullayıp bu milletin gündeminde yere göğe sığdıramayan, “değişti, gelişti” diye yazanlar yine onlar değil miydi?  

Şöyle bir seçim zamanını hatırlamaya çalışırsanız, bu gün feveran eden gazete yazarlarının nerdeyse tamamı Başbakanı dünyanın en karizmatik lider olduğunu yazmadılar mı?  Kaos istemiyorsanız, mutlaka onu tekrar seçmeniz lazım diyerek bu milleti yönlendiren onlar değil miydi?. AKP nin iktidarının devamını sağlamak için haklı olanların sesini örtüp, bu milleti işsiz ve aşsız koyup,  köle vaziyetine gelmesine sebep onlar değil miydi? Hele son günlerde en çok sesi çıkan birilerinin son seçimde; “Ya Erdoğan'ın yerine "Ahmedinecad" gibi biri gelirse?” sorularıyla adeta bir panik havası oluşturup, seçmene ölümü gösterip sıtmaya razı olmak mantığını yerleştiren, onlar değil miydi?
Ne oldu da işler birden değişti? Bu sorunun cevabını samimi olarak, yine kendileri vermelidirler.


Eğer bu kadar ses çıkarmanıza sebep sadece türban meselesi ise gene aldanıyor ve aldatıyorsunuz. Vatanın bölünmez bütünlüğünü yok etmeye çalışan, Sevri yeniden hortlatan, Lozan’ı delmeğe değil tamamen ortadan kaldırmaya yönelik kanunlar, düzenlemeler yapılırken, kâr eden kuruluşlar özelleştirme adı altında peşkeş çekilirken, bu kadar yaygara çıkarmıyordunuz. Ne oldu size de sesiniz yükseldi… Eğer türbanı bahane edip bu kadar yaygara çıkarıyorsanız bu asla sizin değil AKP’nin işine yarayacaktır.

Eğer bu yaygaranızda samimi iseniz milli menfaatler etrafında bir hizmet ortaya koyun. “Milli menfaatlerimize en uygun hizmet ortaya koymaya çalışan, sadece sözde değil, kurtuluş için çözümler ortaya koyan; “milli ekonomi modeli” “sosyal devlet milli devlet” projelerini insanlığa sunan Bağımsız Türkiye Partisi (BTP) Lideri Prof. Dr. Haydar Baş Beyi takip edin. Onu anlamaya çalışın. Böylece hem kendinize, hem milletimize en hayırlı hizmeti yapmış olursunuz. Erdemlilik odur ki yanlışta ısrar edilmeye..!

Görmektesiniz ki; vatan gemisi batarken, süslü ve sağlam zannettiğiniz kamaralarda bulunmanız sizi de kurtarmayacaktır. Batış hep birlikte olacaktır, haberiniz olsun…!

Uğur Kepekçi-Tunalım

08 Şubat 2008 02:37 | yorum ekleyin

HEDEFLER İDEALLERE GÖRE ŞEKİLLENİR

                   
İnsanların varacağı hedefler, ideallerinin niteliğine göre şekillenmektedir. Büyük buluşların, büyük fetihlerin, büyük devletlerin temelinde yatan en önemli sebep; kurulan hayallerin ve ideallerin büyük olmasındandır.

“Gök kubbe çadırım, güneş bayrağımdır!” deyip, kuracağı imparatorluğun büyüklüğünü hayal ederken, onu korumanın yolunun da cesaretten geçtiğini; “Ulu Allah’ım! Ne kadar korkak Türk varsa hepsini helak et!” sözleriyle dile getiren Oğuz Kağan gibi…

“Ey Türk! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini ve töreni kim bozabilir?!” diyen Bilge Kağan gibi…

“Ya İstanbul beni alır, ya ben İstanbul’u” diyen Fatih Sultan Mehmet Han gibi…

“Bağımsızlık benim karakterimdir” deyip, “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” parolasıyla, işgal olmuş ve bitap düşmüş bir milleti ve devleti ayağa kaldıran Mustafa Kemal Atatürk gibi… Büyük ideallere ve dolayısıyla hedeflere sahip liderlerle bu güne kadar geldik.

Asırlara dayanan bir geçmişten bu güne kadar gelen Büyük Türk devletlerinden, son kalemiz Türkiye Cumhuriyeti Devletini, “AB’siz olmaz, biz bize bir şey yapamayız” diyerek, düşmanlarımızla stratejik ortaklıklar kurarak, milli hedeflerden uzaklaşarak, korumada sıkıntı çeker bir vaziyet aldık.

Mustafa Kemal Atatürk, henüz işgalden yeni kurtulmuş ve Cumhuriyetimiz yeni kurulmuş olmasına rağmen gelecek için endişelerden kurtulamamış, milletimizin asla rehavete kapılmaması gerektiğini işaret ederek, “Nutuk”ta bakın nelere değinmişti;

Türk gençliğine bıraktığım emanet

“Saygıdeğer Efendiler,

Sizi günlerce işgal eden uzun ve teferruatlı nutkum, nihayet geçmişe karışmış bir devrin hikâyesidir. Bunda milletim için ve gelecekteki evlâtlarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktaları belirtebilmiş isem kendimi bahtiyar sayacağım.

Efendiler,

Bu nutkumla, millî varlığı sona ermiş sayılan büyük bir milletin, istiklâlini nasıl kazandığını, ilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan millî ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.

Bugün ulaştığımız sonuç, asırlardan beri çekilen millî felâketlerin yarattığı uyanıklığın eseri ve bu aziz vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.

Bu sonucu, 'Türk gençliğine emanet ediyorum.

Ey Türk gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.

Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı!

İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”

Şimdi herkesin, elini vicdanına koyarak ciddi bir muhasebe yapması gerekmektedir. Ya ideallerimizi büyütüp, büyük hedeflere varmak için; milli bir oluşa, milli bir duruşa, milli bir ekonomiye yöneleceğiz. Ya da küçük ve basit hayallerin batağında boğulup, sahte dostlarımızın tuzağında yok olup gideceğiz.

Son söz, Hazreti Mevlâna’mızın olsun; “Can konağını aramadaysan, cansın. Bir lokma ekmek arıyorsan, ekmeksin. Şu nükteyi biliyorsan işi biliyorsun demektir: Neyi arıyorsan o’sun sen."

Uğur Kepekçi-- TUNALIM...
http://technorati.com/faves/seherlerim

    .


made by Ofergulmade by Ofergulmade by Ofergulmade by Ofergulmade by Ofergulmade by Ofergulmade by Ofergul
Have a nice day...Çiçeklerin dansı

29 Kasım 2007 11:03 | yorum ekleyin

ŞEHİTLER ÖLMEZ, VATAN BÖLÜNMEZ(!)



 

 

Vatan savunmasında görev alan her vatan evladını kahpe kurşunlara kurban verdikten sonra hemen herkesin ağzında bir sloganımız vardır; “şehitler ölmez, vatan bölünmez”


Evet gerçekten de kutsal değerler uğruna(vatan, namus, bayrak, din) canını seve seve verebilenler peygamberlikten sonra en kutsal makam olan şehitlik makamına ulaşır. Şehitler hakkında ayet-i kerime ve hadis-i şerif olarak bir çok müjde bulunmaktadır. Özelikle şehitlerin diğer ölülerle karıştırılmaması, onların Allah katında çok özel yerlere sahip oldukları hakkında bildirilen Al-i İmran suresindeki şu ayetler çok manidardır:

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler,Rableri katında Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.

(Şehitler) Allah’ın nimetine, keremine ve Allah’ın, mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceğine sevinirler.” (Al-i İmran / 169.170.171)




Şehitlerin Allah katındaki yerleri asla tartışma yada şüphe konusu olamaz, ancak bizim üzerinde durmak istediğimiz, “vatan bölünmez” temennisidir. Elde edilmesi gereken bir başarının, zaferin mutlaka bir bedeli bir yolu vardır. Gereken yol ve yordam takip edilemezse, o hedefe varış da mümkün olmayacaktır. Bu durum aynı zamanda eşyanın tabiatı denilen ilahi kuralın ta kendisidir.


“Vatan bölünmez” ama bölünmemesi için gerekenler yapıldıktan sonra(!)


Vatanın bölünmesi için oynanan oyunlara alet olunup, gerekli duruş ve mücadele yapılmadan, düşmanın kucağına sığınıp adeta onlardan medet umar bir yapı arzeden bir yapıyla, “vatan bölünmez” ifadesi ancak bir temenniden öteye gidemez.


Endişemiz, korkumuz; gidilen yolun bölünmeye doğru gidiyor olmasıdır. Allah muhafaza elin gavurlarının bölücü darbeleri korkarım bizi lime lime böler de bir daha bir araya gelemeyiz.


Tarihten gelen soyluluğumuza, asaletimize, zaferlerimize, liderlerimize güvenip; "bu millet ve devlet asla yıkılmaz, bölünmez, yok olmaz" sözlerle gibi övünmek, gaflete düşmek, zamanları çoktan geride kaldı. Zaman Türk milletinin kendi ayakları üzerinde durarak kendi projeliyle ayakta kalma zamanıdır.


Meseleyi biraz daha iyi anlatabilmek için İslam tarihinden “uhut” savaşından bahsetmek istiyorum;
Bildiğiniz gibi Uhut savaşı öncesinde Peygamber Efendimiz(sav) savaş taktiğini belirlemiş, savaşacak kişi ve yerlerini bizzat tayin etmişti. Sonradan Okçu tepesi diye anılan tepeye 50 kişilik bir okçu grubu görevlendirdi. “Her ne pahasına olursa olsun burayı terk etmeyin” dedi.
Çetin geçen savaşı Peygamberin ordusu kazanmak üzere idi..! Okçular; savaşı kazandık zannıyla ganimet toplamak için görev yerlerini terk ettiler.
Savaşı kazandığı zannıyla okçuların ganimet paylaşmak için yerlerini terk etmelerini fırsat bilen müşrik ordusu tekrar toparlanıp, kaybettikleri savaşı tekrar kazandılar. Ve İslam ordusu kazandığı bir savaşı geri kaybetti.

Buradan çıkarılacak ders şudur; “Allah’ın kainatta koyduğu kurallara uyulmadığı taktirde içinde alemlere rahmet olarak gönderdiği peygamberi bile olsa, onları zaferden mahrum bırakıyor”

Bakınız bu konuda ders alınması içinde şu ayeti kerimeyi indiriyor;

“Andolsun, Allah, izniyle, onları (müşrikleri) kırıp geçirdiğiniz sırada size olan vadini gerçekleştirdi. Nihayet sevdiğiniz şeyi (zaferi) size gösterdikten sonra, za’f gösterdiniz. (Peygamber’in verdiği) emir konusunda tartıştınız ve emre karşı geldiniz. İçinizden dünyayı isteyenler de vardı, ahireti isteyenler de. Sonra sizi denemek için onlardan yüzünüzü çevirdi. (Kaçıp hezimete uğradınız. Buna rağmen) sizi bağışladı. Allah mü’minlere karşı çok lütufkârdır.”(Al-i İmran / 152)


Zaferden sonra gösterilen zaaflar kazanılan zaferleri bile geri kaybetmeye sebep olmaktadır. Uhut örneklerden sadece biridir. Örnekleri dünya tarihinde, özellikle de kendi tarihimizde mevcuttur.


Şimdi elimizi vicdanımıza koyarak kendimize soralım; Allah aşkına biz AB den ABD den emir(pardon tavsiye) almadan ne zaman kendi başımıza hareket edeceğiz? Büyük devlet olmanın kurallarına göre ne zaman davranacağız?


Yazımızın başında ne demiştik; “şehitler ölmez vatan bölünmez” Şehitler canlarını vererek ölmüyor, geleceklerini kurtarıyor ama, biz vatanı bölünmekten koruyabilecek miyiz?
Allah korktuğumuza uğratmasın!


Uğur Kepekçi
TUNALIM...

28 Ekim 2007 10:17 | yorum ekleyin

GELİN TÜKÜRELİM EHL-İ SALİB'İN O HAYASIZ YÜZÜNE!..

     

 
               

Milli şairimizin yüzüne tükürülmesini istediği Ehl–i Salib kimdir? Geçen yüz yıl içinde yüzüne tükürülmesini affettirecek bir iyileşme, bir ehlileşme göstermiş midir?
Hemen söyleyelim ki; ecdadımızın bu ifade ile kastettiği haçlı dünyasıdır ve geçen süre içinde bin kat daha fazla yüzüne tükürülmesi gereken cinayetlere imza atmıştır.
Bazıları dindar Hıristiyanlardan, onlarla ittifaktan, onların tasaffisinden falan söz ediyor, bu kadar saf olmaya ya da Müslümanları bu kadar aptal yerine koymanın adına ne denir bilemiyorum fakat; İslam’ın ve Müslümanların baş düşmanı, can düşmanı olduklarını kimse inkar edemez. Kur’an’ın bir çok ayetinde işaret edildiği gibi, Yahudi ve Hıristiyanlar kendi aralarında ihtilafa düşseler bile her dönemde Müslümanlar aleyhine birleşmişlerdir.
Bugün bile Onbir Eylül tiyatrosunun sahnelenmesi, ardından Afganistan işgali, onun ardından Irak’ın işgali, her iki işgalde de bir milyondan fazla Müslüman’ın katledilmesi haçlı–siyonist ortak senaryosudur ve ortaklaşa sahnelenmesidir.
Ecdadımızın canı yandığı için, nice canlarını, ciğerparelerini onların saldırılarında kaybettikleri için, bizzat tecrübelerden hareketle aman dikkat diyor!
Sadece şu iki mısra kulaklara küpe yapılmış olsaydı bir çok kayıptan kurtulacaktık ve bir çok şey kazanacaktık. Akif dedemiz ip ucu veriyor torunlarına:
“Tükürün Ehl–i Salib’in o hayasız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!”
Ehl–i Salib bir kere hayasızdır, utanma, sıkılma gibi hasletlerden uzaktır. Sudan bahanelerle, ipe–sapa gelmez gerekçelerle Müslüman yurdunu işgal eder, talan eder, katleder ve gerekçelerinin tamamının yalan olduğunun ortaya çıkmasından zerre kadar utanmaz ve yine pişkinliğe verir, hayasızcasına “Irak işgali iyi bir yatırım oldu” der ve sırıtır.
AB macerası, kara sevdası, onların sözlerine asla ve asla güvenilmemesi gerektiğini tecrübe ile ortaya koydu. Dedemizin ikazına kulak verilseydi, “tükürün onların asla güvenilmez sözüne” uyarısı dikkate alınsaydı, her defasında AB bizi aldattı feryatları yükselmeyecekti.
Burada dikkate şayan bir noktanın altını çizmek istiyorum; aynı tarihlerde yaşamış, aynı felaketlere şahit olmuş, o günün münevverlerinden iki insandan biri;
“Tükürün Ehl–i Salib’in o hayasız yüzüne
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne” derken, haçlı dünyasının hayasızlığına, gaddarlığına, İslam düşmanlığına dikkat çekerken, bir diğeri, Hıristiyanların mazlumlarının şehit hükmünde olduğunu, Hıristiyanlarla ittifak edilmesi gerektiğini söylüyor. Sizce de dikkat çekici bir nokta değil mi?
Akif dedemiz, başka şeylere de tükürün diyor:
“Ey bu toprakta birer na’ş–ı perişan bırakıp,
Yükselen, mekib–i ervah! Sakın arza bakıp;
Sanmayın: şevk–i şehadetle coşan bir kan var…
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre–i murdarımıza!
Tükürün: belki biraz duygu gelir arımıza!
Tükürün cephe–i lakaydına Şark’ın tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın tükürün!
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!
Tükürün Ehl–i Salib’in o hayasız yüzüne
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyet denilen maskara mahluku görün:
Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün!”
Milleti alçakça vuran darbelerin güncellerinden sayabilirsiniz; milletin beş paraya muhtaç edilişi, küresel tefecilerin insafına terk edilişi, tüyü bitmemiş yetimin hakkı olan kamu mallarının, seksen yıllık birikimlerin özelleştirme adı altında yine bu milletin ve bu vatanın can düşmanlarına peşkeş çekilişini… liste uzayıp gidiyor. Alkış dağıtan kahpeleri güncelleme işini de size bırakıyorum.Saygılarımla..
made by Ofergulmade by Ofergulmade by Ofergulmade by Ofergulmade by Ofergulmade by Ofergulmade by Ofergul

05 Ocak 2007 12:01 | yorum ekleyin


< Geri     1     İleri >

son yorum alan yazılarım

-

reklamlar

blog etiketlerim

Destekliyoruz:  nedir ne demek,  türkçe dil araçları

biz kimiz? | yasal bilgiler | beni oku | iletişim 2006-2007 © alanturka.com 10.1.073