blog

AHIM OLSUN

Sen

Ne hasretlerde yandın,

Sen

 Ne acılara dayandın,

Ey orta çağdan kalma,

Deli yürek...

Fırtınaların yıkıp harmanladığı,

Depremlerin,yerlebir ettiği dünyada,tek başına,

Bir abide gibi dimdik kaldın.

 

Ne yangınlarda duman duman,

Ne sislerde buğu buğu..

Ne hırçın dalgalarda çaresiz

Kaldında ,

Hemde  oçocukluk yıllarında....

Dayandın.

 

Şimdi ,bir gül bahçesi midir senden beklediğim,

Beklediğim yoksa bir hazan mevsiminin sessizliği mi?

Mutluluk,çok mu uzaklarda bir umut?

Dallarımı kökünden kırsa da bu yoksulluk,

Birgün ama mutlaka kapıma sen geleceksin...

 

Hesabını soracağım,geçen yıllarımın,

Yakandan tutup yerlere atacağım seni kader...

İntikamını alacağım çektiğim bütün acıların...

 

İşte ozaman,geride kalan ne varsa ,

Ulaşacağım bende biraz olsun,hayatın baharına,

Birgün banada söyleyecek en güzel şarkılarını,dereler..

Elbet birgün bu dünyadan bende mutlu ayrılacağım...

 

         Yıldız Koç Şimşek

           9haziran 1995

 

28 Haziran 2007 17:30 | yorum ekleyin

Gitti Gider

          O güzelim günler deryalar,

          Yaşanmamış aşklar rüyalara,

          Zaman alıp başını bilinmez diyarlara

 

          Gitti gider...                       

 

   

 

          Sen döneceksin bir  gün diye,

 

          Umutlar ektim susuz çöllere,

 

          Gömdüm gençliğimi,gidilmez ülkelere,

 

          Kader başını almış gitti gider….

 

 

                  YILDIZ KOÇ ŞİMŞEK 

 

                    5 Mayıs 2007

                    

                     Almelo

 

25 Haziran 2007 11:15 | yorum ekleyin

Bir Yıldız vardı ......

Bir Yıldız Vardı...Bir Yıldız Daha..

Bir Yıldız vardı,Bir Yıldız daha...
Saman yoluna döndü dünya.
Minik minik elleri,
Açık yeşil mi,ela mı gözleri?
Sevimli mi sevimli...

Kokusuna bayıldım.
Sımsıcaktı...Bağrıma bastım.
Minik Yıldız'a şaştım kaldım.
O bir güzellik abidesi.

Kıvrım kıvrım,bukle bukle saçları,,
Gözleri birer sevgi pınarı.
bu dünyada bana göre yok bir eşi,
Yine açtı gönlümde,yaşam tomurcukları..

Yıldızlar dolsun yaşantına,
Kader gülsün bahtına,
Dikensiz gülleraçsın hayat yolunda
Prensesim hadi gel artık kucağıma.
 

Yıldız Koç Şimşek

 Hollanda

18 Haziran 2007 19:45 | yorum ekleyin

FIRTINALI YÜREĞİM

Yine deli esiyor, rüzgarların,

Devriliyor bir bir  diktiğimiz her fidan,

Ateş düştüğü yeri artık değil,

Sanki yanıyor bütün cihan...

Daha dün kundaklara belediğimiz yavrularımız,

Sınır boylarında kaldı, yaşam umutlarımız,

Her kim sanıyorsa bu acıyla daha çok yaşarız,

Bir gün elbet anlıyacak,

Anlıyacaklar ki hala eğilmez başlarımız...

Nerde benim kara gözlü ceylanlarım,

Nerde benim vatan kokan evlatlarım...

Sevdaları yürekte,

Elleri tetikte ,

Ulu çamlar gibi

Bekliyor gençlerimiz bizi,

Bekliyorlar daaa...

Niçin bu yanan yürekler,

Niçin bu öksüz bebekler 

Nedir Allah’ım göklere yükselen anaların feryadı,

Ne zaman bitecek bu kavga,

Bu savaş çığlıkları...

Yemyeşil dağlarında melerken kuzular

Mis kokan ovalarında, koşmak isteyen yavrular,

Neden yasa bürünmüşte,

Giyilmiş karalar,

Acılarda analar...

Daha dün düğünlerinde halay çekmedik mi beraber,

Daha dün yas tutmadık mı birlikte,

Gülmedik mi hiç  beraber, söyleyin.

Şimdiye dek bayramlaşmadık mı?

Omuz omuza çarpışmadık mı düşmana karşı,

Şehitlerimize ağlamadık mı?

Kadını, kızı ,genci  ,

Kötü kaderini ülkemizin silmek için,

Yoksulluğa canımızdan set çekmek  için,

Daha mutlu yarınlara birlikte ulaşmak için,

Koşmadık mı?

Söyle neden şimdi,

Söyle neden şimdi benim tomurcuk güllerimi,

Bir bir DEVİRİYORSUN...

Yüzünde iğrenç gülüşün,

Sırtında  Amerika’dan aldığın ödünç gücün,

Tarihini bir bir unutup

Karanlığa sen de gömülüyorsun...

Ama şunu  bil ki,

Benim eski kader arkadaşım ,

Yeni can düşmanım,

Sen kendi kaderini, kanlı ellerinle  kötü yazıyorsun..

Yarın güneş doğduğunda,

Yanında ne  o güvendiklerin,

Nede benim toprağa verdiklerim olacak...

Son pişmanlığın çaresizlik,

Ellerin boş kalacak.

Bu gün gene acı esti rüzgarlar,

Yüreğim bir kan gölü,

Dost bildiklerim var ya

Beni can evimden vurdu.

Ağlama anam, sana  ağlamak yakışmaz...

Sen şehit anasısın artık.  sana acılar dayanmaz.

Şehitlerin kanı bir kırmızı güldür, asla solmaz

Dik tut başını.

Kaldır omuzlarını.

Bak sana selam duruyor,

Tüm vatan evlatları…

16.07.2007

Yıldız KOÇ ŞİMŞEK

30 Ocak 2007 13:36 | yorum ekleyin

Son Kararımız

Biz ikimiz de yıllarca boşa kürek çektik.

Bir gün bir baktıkki ne rüzgar o eski rüzgar,

Ne kayık o eski kayık,

Bir araya gelip,feleğe meydan okumaya başladık......

28 Ocak 2007 11:59 | yorum ekleyin

Aniş Bölüm II

BÖLÜM      II

KÖMÜR    KARASI   YILLAR

                                           Aniş’im ,Anişim,kara gözlü Aniş’im,

                Dalından ermeden kopan yemişim,

               

                                          Kara bahtın elinde,ah çekip ağlarken

               Dosta düşmana karşı gülen Aniş’im…

Cemal çekip gittikten sonra başını ellerinin arasına alıp yere yığılıverdi  Aniş. Arkasından çağırıp gidecek ne yüzü vardı ne gücü. Birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.hayatı lime lime kopup ellerine , ayaklarına dolandı.  Kanadı kolu kırıldı. Hiç umut yoktu artık .Yemin etmişti, Cemal bir daha ,  asla  bir daha Kohne’ye dön-me-ye-cek-ti…Gözünden yaş değil sanki kan geliyordu.Ya çocuklar? O, benden vazgeçti ama çocuklardan da mı vazgeçerdi?

-Geçerdi ya. O bir Nuh dedimi,  bir daha peygamber demezdi. Hiç umut yoktu. Hani beterin beteri var,derler ya işte böyle olsa gerek…

Sabaha kadar uyku girmedi gözüne. Çocuklar ‘ana ‘ ‘ana’ diye etrafında dönse de hiç duymuyordu. Kalbi yara , gönlü yara, ellerini dizine vuruyor vuruyor,ağlıyordu.

-Ölüm mü daha acıydı,ayrılık mı? Mutlak ayrılık. iİle de ayrılık..

 Mahmut bir yana kıvrılıp uyudu.Mehmet hiçbir şeyden habersiz anasının gözlerinden akan yaşları sildi bir süre, bir süre ağlamaklı oldu. Başını anasının dizine koydu   oda uydu kaldı. Öbür dizine de Yusuf geldi yattı aç susuz.  

Sabah gün ağarmaya başladığında artık Aniş için hiçbir anlam taşımıyordu.

-Güneş doğmuş,doğmamış bana ne bundan sonra, değil  mi ki  Cemal’im yok .. Bende bundan böyle al üstüne al giyersem, başka bir yabancının koynuna girersem ,gençliğime doymayayım .Çoluğumun çocuğumun hayrını görmeyim. Ben bir el oğluna boyun eğersem, bana  da Aniş demesinler.

Eski hayata devam etti.Boyun eğmeyecekti yabanın kurduna kuşuna.-

Aslan gibi üç oğlan olur bunlar yarın. Benim belimi kimse bükemez. Şimdi sıra bende. Hem ana olacam yavrularıma hemde baba.

Kolları sıvadı başladı tarla tapan işlerine…Kış geçti,yaz geçti. Geldi sonbahar.

                         Onların evleri, Sorgun’un Karşıyaka Mahallesinde bulunuyor. Yolun kenarında kerpiçten yapılmış,iki katlı,altı samanlık,üstte  karşılıklı iki oda,ortada  toprak bir salon.Odalarda Duvar kenarlarında  sedirler var.Köşenin birinde  Anişin çeyiz sandığı,sandığın üzerindede çeyizinde getirdiği yatakları yığmış,üzerini de bir işlemeli örtüyle örtmüş yüklük yapmış.

Evin önünde300 metre kare kadar geniş bir avlu. Avlunun doğusunda  toprak, ana cadde.Kuzey de tren vagonları  gibi sıralanmış tek katlı  evler.Batıda  Çok geniş bahçe,  ortada gül ağacı,gülün dibinde derin bir kuyu.gerisi geniş mi geniş, yaklaşık dört yüz metre  uzunluğunda  ekim alanı. Aşağıda Kızılırmak’ın kolu Delibaş.Neden Delibaş? Çünkü kimi zaman suyu yok denecek kadar az,kimi zaman azgın bir ejderha gibi  önüne asla set çekilemez.Deli deli akar durur da ondan. Aniş yazın bahçesini Delibaştan suluyor.Delibaşın kenarlarında söğüt ağaçlarıyanlarda komşuların bahçeleri var.

                        O zamanlarda o mahallenin belki de Sorgun’un tek iki katlı ev Aniş’in evi. Mandaları yazın Avluya bağlıyor kışın ,kuyunun yanındaki ahıra .

                        Güz geldi.

      Tek tük yağmurlar başladı. Savaş devam ediyor . Burası  Anadolu’nun orta yerinde bulunduğundan savaşı  ancak gelen giden haberlerden alıyorlardı. Cemal’i ne gören vardı ne duyan. Sanki hiç dünya yüzüne gelmemiş, sanki hiç yaşamamış gibiydi.Şu nankör dünya…Yalan dünya..işin gücün talan dünya..

Çocuklarözellikle Mahmut artık anasının elinden tutmaya başladı yardımcı oluyor.Yağmurlar  artmaya başladı eylül ayında .bahçeyi idare etmek kolay da hani şu bağlar,taşlı tarla,bostan başı ,  bağlar… ne yapmalı nerelere nasıl yetişmeli?bu yıl verimde pek güzel ,çok şükür.   Kışın eli kulağında…

Devam edecek

Yıldız Koç Şimşek

27 Ocak 2007 17:55 | yorum ekleyin

Yalnızlık

Bir ben varım evde, birde yalnızlık.

Kırık masada iki kahve fincanı,

Biri benim,

Öteki benim.

Odam havasız.

Havada sigara dumanları...

 

Kırık aynalar,

Bakan benim,

Aynada ki ben.

Aynadaki kadının mor armış gözaltları.

Alnında çizgiler,

Gözleri duman,duman,

Ah anam, ah anam,

Elimde, dizimde  kalmadı derman...

Akislerde yalnızlık...

 

Yatağım darma dağınık.İki yastık yanyana,

Birinde ben,

Diğerinde ben.

Gece karanlık

Dışarda yağmur sesleri,

Gönlümde kederler

Odamda  olta atıyor,yalnızlık

 

Yıldız Koç Şimşek

22eylül 2007 (Hollanda)

22 Ocak 2007 11:36 | yorum ekleyin

YILDIZDAN İNCİLER

          

Daha beş yaşındaydı O. Kimi zaman, bizde kalır, hayır hayır, biz buralar-

daysak o hep bizde kalır…Öyle ister. Bilir ne kadar sevildiğini.

Bazen yanlış yaptığımızı düşünür, ailesine götürmek isteriz..Ailesi dedimse

canım kardeşim, ve güzel Ayşe gelinim . El değil. Her ikisi de canım ciğerim.

Annesinden babasından ve abisinden fazla uzak kalması onu yaralamasın isteriz.

Ne yapsak onu ikna edemeyiz .  iİle de bizde kalmak ister. Küçük bir yalan uydurmaya başladık.

Yalan  yalandır. Küçüğüde büyüğü de ama o üzülmesin diye.

   -Annenlere gidelim,çay içip gelelim,demeye başladık.

Kabul etti Prenses. Nede olsa özlüyor, yuvasını. Hem hasret giderecek hem de yine bize dönecek.

  Pek bir mutlu oldu. Gittik. Sevdi . Sevildi.  Güldü .O meşhur kahkahalarını yaydı odalara. Yoruldu, uykusu geldi.

    -Hadi evimize gidelim.

    Bizde burada uyusak mı? Ne dersin?

    Oleey,yaşasııın.

Çok kötü bir şey yaptık onu orada uyutup kaçtık.

 Sabah bir telefon;

 Halacığım beni almaya gelir misiniz sizleri çok özledim?

Bu olaylar tekrarlanmaya başladı.O'nu uyutup kaçıyorduk.Kimi Zaman,-kaçacağımızı bildiği için - uyumak,istemiyor,Kimi zaman gideriz ama geri evimize dönelim,beni uyutup kaçmayın gibi pazarlıklar yapıyordu.Ama her seferinde ,gözlerine söz geçiremiyor , dizimde veya kucağımda   -kaçmasın diye-   uykuya yenik düşüyor uyuyup kalıyordu.

  Böylece aylarımız geçti .Altı aylık süremiz bitti. Hollanda’ya dönmemiz

 gerekiyor.Nasıl anlatmalı….Ne yapmalı,kızımızı üzmeden nasıl gitmeli?..

Bazı konuşmaları can kulağıyla dinliyor.Yüzü kırışıyor.sessizce düşünüyor ama  giderken, nasıl yapmalı.Kaçmalı mı ki?

 Son akşam. Oturup ciddi ciddi konuşmalı mıyız? .Aldık karşımıza ve

       - Bak halacığım,Biz  yarın…

        - Hala  beni uyutta git .Hollanda ya…

Daha fazla konuşamadı.Başını babasının omuzlarına koydu. Hiç sesi çıkmıyordu ama gözlerinden yağmur gibi yaşlar iniyordu….

Elindeki ıslak peçeteyle , biz göz yaşlarını görmeyelim diye ,sanki terini siliyor muş gibi ,burnunu siliyormuş gibi yapıyordu.

 

Ben yüzünün  bir an bile kırşmasına razı olmadığım kızımı  nasıl acılar yaşattığımı görüyor  ve kendi kendimi affetmiyordum

Ama içimden hep ; '' affet beni prensesim. seni çok üzdüm sana  ne acılar yaşatıyorum'' diyordum.

 

Yıldız Koç Şimşek

21 Ocak 2007 01:11 | 1 yorum

Gece Feneri VE Melissalar

 

Fırını geçip yüz metre kadar yürüyorsun,

Sonra bir büyük cadde kesiyor yolunu.

Arkanda  aşevi, önünde çocuk bahçesi

Köşede gece  feneri....

 

Dün akşam şöyle bir baktım,

Gururla dikmiş başını göğe doğru

Öyle güçlü, öyle heybetli,

Bir eliyle tutmuş parçalıyor,

 Gecenin kadife perdelerini...

Köşenin başında,tek başına

Gece feneri.

 

Arka tarafta bir güzel bahçe,

Bahçede portakal ağaçları,

Altında Melissalar....

Geceye karşı,

Sokak lambasıyla arkadaş.

Portakal ağacının dallarına serpmiş altın tozlarını

gece feneri,

Işıl ışıl yanıyor,yapraklar,

kimi koyu yeşil,kimi sarı.

 

Melissalarda tatlı bir sevinç...

Tatlı bir sarhoşluk desek daha iyi.

Aniden rüzgarın tokatıyla sarsılıyor,

Eğilliyor dalları melissanın yerlere kadar,

Başı dönüyor,

Çok ani geldi rüzgar.

Birden salıveriyor  parfümlerini,

Tokat atana,mis kokular

 

Penceremde ben,

Odamda  melissalar,

Onun mis kokuları.

Sokakta gece feneri..

 

Birden eski günler geçiyor aklımdan,

Çaresizlıkler..

Yıkılışlar,

Damarlarımda kanımın donduğu uzun geceler.....

Ne bir melissa olabildim,

Nede bir gece feneri,

İlk tokatta daha ,

Öptüm yerleri...

 

Sokağı dönünce,

Ana caddeye bakan yerde,

Eski , paslı, demirden,

Her gece savaş açmış, her geceye,

Aldırmadan fırtınaya,

Boyun eğmeden

Kara ,yağmura,

Yayıyor  altın ışıklarını...

Uzandıkça  kıvrılan  yollara

Gözleri kör edercesine,

Meydan okuyor cehalete...

 

Yıldız Koç Şimşek

 19.09.2007

 

 

 

 

 

 

 

19 Ocak 2007 21:49 | yorum ekleyin

ÇINARLARIM

Alıp, başımı gitsem.

Yurdumun en yüce dağlarına.

Çınar diksem.

 Yüzlerce, binlerce, milyonlarca,

Rüzgar rüzgar oksijen,

Küfül küfül  sağlık,

Yayılsın diye ülkem insanlarına...

Çınar diksem,ovalara yaylalara ,

Göl kıyıları,deniz kenarlarına,

Mavi mavi mutluluk,

Yeşil yeşil huzur,

Başak başak bereket bolluk...

Anıt tepe'ye  Ankara'da...

Buket buket gül,

Derin derin sevda,

Yaprak yaprak fatiha,

Yağsın diye yağmur gibi Ata’ma...

Sınır boyları kalmamalı

Boş ve kurak,

Çınarlarım kök salsın, dal  dal,

Dostluk olsun hilal hilal,

Yıldız yıldız selam

İlle de barış,

Kucak kucak..

Güzelin düşmanı çok olur, derler

Yılanlar, çayanlar, hortumlayanlar...

Yağdırsın üstlerine

Duman duman barut,

 Gümbür gümbür bomba,

 Tüm kötülük odaklarına...

Umut umut yeşerdikçe,

Mayın mayın yakmaya çalışanlar

Bilsinler ki; onların kökleri derin

Yeşeren her fidan,

Müjdesidir gelecekte ki Türkiye'min

12 ağustos 2007

Yıldız Koç Şimşek

14 Ocak 2007 13:22 | yorum ekleyin

Bulutlar Geçiyor Üzerimizden

 

Dışarda yağmurdamlaları,

Penceremde bir çift hüzün,

Her ikisi birden yağıyor gönül dağlarıma,

Bulutlargeçiyor üzerimizden.

 

Odamı dolduran sessizlik,

Sığındığım koylarda sensizlik,

Öldürecek beni bu belirsizlik...

Bulutlar geçiyor üzerimizden.

 

Çaktım bütün yıldızları yerli yerine,

Geceyi şikayet ettim güneşe,

Bir selam gönderdim aydedeye,

Gene de  dinmedi içimdeki hıçkırık,

Bulutlar geçiyor üzerimizden.

 

Dışarda yağmur damlaları,

Penceremde bir çift hüzün,

İkisi birden ,çapraz ateş gönül bağlarıma,

Bulutlar geçiyor üzerimizden.

 

YILDIZ KOÇ ŞİMŞEK

14.09.2007

14 Ocak 2007 10:26 | yorum ekleyin

BİR MASAL DI GEÇEN ZAMANLAR

                         GEÇEN ZAMANLARDAN

Zaman su gibi akıp giderken, bir bak, yakamozlar  arasında  ne göreceksin? Dur,  bozma,  çakıl taşlarınla suda ki hareleri. O kuru, kırık midye kabuklarında, dur bir bak, ne inciler, gizli.

BİR MASAL DI  GEÇEN YILLAR

Bir varmış, bir yokmuş demeyeceğim, çünkü onlar bir zamanlar vardı. Bir dönemde imzaları, adımızda adları, yüzümüzde, izleri hep oldu, olacaklar da… Onlar çekip gittiler ama bizlerden sonrada yaşayacaklar.

Ben bu yazılarımda onların hikâyelerini anlatacağım. Söz verdim onlara. Elimden geldiğince, dilimin döndüğünce… Bildiklerimi, duyduklarımı,gördüklerimi… hepsi öyle şirin öyle tatlı .Bu günden başlıyorum işte inanamayacağınız anılar. Kusurlarım için şimdiden özür dilerim.

                                   

ANİŞ 

BİRİNCİ   BÖLÜM 

-1-

                     

Günlerden bir gün ama yıllar önce değil, belki de bir asır gerilerde… Daha arabalar, otobüsler hatta bisikletler bile yokken. Gençlerin yedi yıl askerlik  ettiği, İstiklal Savaşının ilk sinyallerini verdiği dönemlerde…

Yozgat’ın Sorgun ilçesinde yaşananlardan bahsetmek isterim.

Abdurrahman, ilk eşini kaybetmişti.Tek evladına analık etsin diye Güzeller güzeli Emine ile evlendi.Emine dedimse öyle kendi yaşına uygun, kelli felli, yaşını başını almış, bir kadın değil,anacığını yeni kaybetmiş, kimsesiz , on iki bilemedin on üç yaşlarında, beyaz tenli, küçük bir kızcağızdı. ‘‘ortalarda sefil olmasın’’diye vermişlerdi, Abdurrahman’a…Kocası tarlaya gittiğinde alel acele bezden yaptığı bebeğini çıkarır,evcilik oyununa başlardı.Kimi zaman kocası onu oyun üstünde yakalasa da suçu kendinde bulur;-‘’Ben yolun çocuğuyla evlenmişim,yazık bu çocuğa ‘’der, kendi kendine,  onun bu haline gülümserdi.

Oğlu Cemal koca bir delikanlı olmuştu. O’nu görenler;

-Vakit geldi geçiyo, Abdurrahman, elini çabuk tut oğlunu ever gayri,

demeye başlamışlardı,bile

Bir gün,  Kohne Pınar’a uğradı. Şöyle elimi yüzümü bi yuyum, diyerek. Orada bir kız çocuğu, helkesini dolduruyordu. Hemen,  helkeyi çekti, Abdurrahman’a yer açtı.

- Buyur, ağam, dedi.

Bu nezakete karşılık Abdurrahman başını çevirdi kızın yüzüne bakarak

-Kimlerdensin sen bakıyım ,adın ne ?güzel kızım,

- Ayşe. Babam bana Aniş der. Şakir ağa’nın kızıyım.

-Babana selam söyle yavrum.

-Başüstüne.

-‘’Allah’ım  bu ne güzel gözler. Nasıl bu kadar kara,ya Rabbim. Nasıl özene bezene yarattın sen.  Kapkara saçlar, Iki kulaç gibi sırtını dövüp gidiyor’’…

Arkasından öyle hayran hayran bakakaldı…

                                                                                                                 

-2-

Akşamı zor etti o gün ,Eve gelir gelmez,Emine’yi çağırdı yanına;

-hele gelele , sana diyeceklerim var.

Emzikteki oğlu Bahri’yi yatağına bırakıp, kocasını dinlemeye geldi. Cemal kaç gecedir,  sabahlara karşı eve geliyor,saatlerce dalgın dalgın oturup kalıyor, kimseye de bi şeycikler demiyordu.

         -Bu gün Kohne  Pınar’da  Aniş’i gordüm, hani şu Şakir ağa’nın gızı. Bek gozel olmuş.Helkesini çekip bana yer verdi,bek de saygılı bi gıza benzeyo. Bizim Cemal’e isdesek ,ne derler acep. Sen ne diyon bu işe?

         - Bek eyi düşünmüşün ağam; soyuna sopuna deyecek yok, Hallarıda bek eyi, Aniş’de gara biber gibi bek gözel amma bek de öfgeli.Cemal ne der acep?

         -Sen bi ağzını yokla,bahalım ben gonuşurum sona onan.

         Konu Cemal’e açılınca kaç gündür  eve geç gelmelerin, düşünceli hallerin , nedeni ortaya çıktı. Analığına bir bir anlattı Cemal, Fikriye ‘yi seviyordu,kaç zamandır.Garibandı, kimsesizdi Fikriye. Beş yıl önce askere gitmişti kocası, bir yıl sonrada cenazesi gelmişti. Bir oğluyla dul kalmıştı.

         -Wıyh  amaaan,gencecik  oğlan dul, çocuklu bi gadınla evlenirmiymiş heç.Başımıza daşlar yağacak.Daha neler duyacağız  gıııı?

İlk tepkisi böyle oldu,  Emine’nin.  Ne derse desin, ikna edemedi Cemal’i.Bir bir anlattı kocasına…Kocası da küplere bindi.

        -El alem bana ne der?. Ben oğluma dul garı getirmem. Aniş gelecek, benim gelinim olacak!.Bu iş bu kadar! Lafımın üstüne laf ettirmem!

  Yapacak bir şey yoktu Cemal için,gönlü Fikriye’de, babasının emrine boynunu eğdi.

         Bir zaman sonra Fikriye ‘ de zaten Balıkesir’e verildi.

         Beş gün  beş gece gece düğün yapıldı. Kohne (Sorgun)  sanki böyle bi düğün görmedi. Aniş, al yazmalı -bin kişiyle gelin geldi at üstünde. Eşikten geçmeden kurbanlar kesildi, alnına sürüldü. Paralar saçıldı başının üstünden. Emine,girdi gelinin koluna,aldı, getirdi Cemal’e teslim etti.  Cemal kör kütük sarhoştu. Gelinin yüzüne bakmadı bile…Gelinin elinden tuttu,eve getirdi, Biraz sonra Cemal çekip gitti.

-3 -

Bütün geceyi bağlarda geçirdi Cemal,  Bekçi kulubesine  uzandı. Yaşananları bir bir tekrar yaşadı. Neler bekledi  hayattan, neler yaşadı.Kimi zaman sessiz sessiz ağladı,kimi zaman derin derin düşündü:

‘’Kim haklı, kim suçlu?’’ Aradı durdu gerçekleri.’’ Ne önemi vardı artık. Ne yapsan, Fikriye dönemezdi geriye’’   ‘’Bundan sonra hayatına nasıl bir yön vermeliydi?’’  ‘’Ne günahı vardı  Aniş’in’’  ‘’ Eve gitmese, buralardan çekip gitse çok uzak şehirlere ne olurdu?’’ Şu güneş bugün doğmasa ,sabah olmasa  Ne var?’’   ‘’Ah Fikriye’m benim yaralım, nerelerdesin  sen? Yanımda olsan bir uzun  uzun konuşup danışsak seninle’’ ‘’konuşacak ne kaldı ki? Kıydılar sana da bana da.Şimdi sıra Aniş’te’’

‘’Bir kurbanlık koyundu o sadece. Alın yazımız böyle ise ne demek kalırdı geriye. En iyisi ele güne rezil olmadan, olaylar fazla büyümeden kadere boyun eğmek düşerdi.  Bir türkü mırıldandı yavaştan ,yüreği bir kez daha yandı.Gözlerinden yağmur gibi döküldü yaşlar;

                            Ufak olur baklavanın bezesi,

                            Ölmüş anası da kalmış,kuzusu.

                            Acep böylemiymiş,Kadir Mevlam,

                            Şu alnımızın   yazısı?...

Sabah, ilk ışıklarını bir bir  Sorgun üzerine yaymaya hazırlanırken, Cemal’de evin yolunu tuttu.Evde  onu bekleyen ,allı pullu bir gelin vardı artık.Yolda yürürken bunları düşündü.

Herkes onu  hiç bir şey olmamış, sanki hiç gitmemiş gibi karşıladı. Aniş’in gözlerinin içi güldü. Melekler gibiydi. Şükürler etti Allah’ına.

 Cemal’in bir yüzüne baktı; Yüzü kapkara  kesilmiş,gözaltları  morarmış, gözler uykusuzluktan kızarmıştı.’’hiçbir şey sormamalıyım şimdi’’diye düşündü Aniş.

 Hayat, devam ediyordu. Mutlu olmaya çalışıyorlardı.   Aniş dört elle sarıldı hayata. Tarlada, bahçede, bağda, şimşek gibiydi. Dört adam yerine geçiyordu, asla yorgunluk bilmiyor,çalışıyor, çalışıyor, çalışıyordu…Mutluluğuna diyecek yoktu.Mahmut oldu önce,o iki yaşını doldurmadan Mehmet geldi dünyaya…Bir yıl  sonra da Yusuf…Abdurrahman ,gelinine toz kondurmuyordu. Aniş’im ,Benim gara gozlü gelinim, noorüyon ?

-Buyur Ağam,bi emrin mi var?

-Yok  gara Aniş’im yok,Sen gendini bu gadar yorma deyom, hani…

-Bana bi şey olmaz ,ağam,sen gendini heç üzme emi?

Güzel günler hızla akıp geçiyordu Hastalandı Abdurrahman, Asıl yorgun düşen kendisiydi…de  Bahri’m Diyordu..Bahri’ m babalık elinde mi boyüyecek?Emine ne olduğunu anlamadan Abdurrahman uyudu,bir daha uyanamadı…Çırpına çırpına ağladı Emine;’’Yetim yavrum, diye….Yıkıldı yuvası başına,Sabahlara kadar ağladı. Aniş onu teselli edemiyordu. Kırk günlük mevlüdünden sonra Emine bastı bağrına yavrusunu,döndü anasından kalan ,virane evine.Bundan sonra Aniş’le yaşamayacaktı artık  ama kader bu ne zaman nerde bilinmez yine yolları kesişecekti,Emie’yle,Aniş’in...

                                                                                                                                                                                                                                                                                Kötü haberler geliyordu…

Düşmanlar, İzmir’e girmiş…

Padişah düşmanla birlik olmuş.

Savaş  olacakmış

BİR MUSTAFA KEMAL VARMIŞ

O,KURTARACAKMIŞ BİZLERİ

      Padişah kendini düşünüyormuş anam,

Ne olacak hallarımız?

ve

                                                                    Eli Silah tutan herkes,cepheye .çağrılıyormuş

-4-

Cemal’ de vatan savunmasına katılanlar  arasındaydı. Üç oğlunu ve  eşini bırakıp düştü,Yozgat yollarına …

O günlerde at sırtında ya da yürüyerek  gidiliyordu. Bir hafta veya on günde gidiliyordu Sorgun’dan  Yozgat’a .Nerelere gitti,  hangi cephelerde çarpıştı bilinmez. Aniş,Tek başına kaldı  Bir kız kardeşi vardı ;Şefika.  Ara-sıra onla görüşür, Diğer zamanlar evi ve çocuklarıyla,hayvanlarıyla,bağ

ve bostanla uğraşırdı. Daha yirmi bir yaşındaydı ,3 çocuk anası…Bu günlerde her şey zordu. Özellikle de karın doyurmak..Mal mülk, camuzlar para etmiyordu.Kıtlık vardı, yokluk vardı. Malın varmış neye yarar,ekemiyorsun,  biçemiyorsun, satamıyorsun… Kimseler alamıyor. 3 Çocuk yiyecek bekliyor...Camızları sağıyor Aniş,yoğurt yapıyor. Buğday yok, un yok, ekmek yok ta yok …

Bir gece kapı hızlı,hızlı vuruldu.Yüreği ağzında açtı kapıyı Aniş. Ne görsün Cemal! –Cemooo dedi.  Atıldı boynuna, ağladı, ağladı, ağladı…

Sabaha kadar öptü, kokladı çocuklarını ...Yusuf’unu seyretti uzun uzun. Her şeyi hafızasına kazımak istiyordu.’’Gidipte.dönmemek var, gelipte görmemek vardı.Bir daha böyle bir fırsat çıkar da gelir  miydi buralara?’’ Sabaha karşı tekrar yola koyuldu, uzandı yine geldiği yerlere,gözlerden kayboldu. Yine izler  kaldı,gerilerde… Tek başına kara gözlü, gece saçlı  Aniş, kara kaderine karşı, 3 küçük çocuğuyla…Keşke hiç görmeseydi.Keşke hiç gelmeseydi ne zordu bu ayrılıklar….

Ekmek olmazsa olmuyordu

Bağda ki, bahçedeki çalı çırpı ısınmaya yetiyordu ama,ekmeksiz olmuyordu.Kalktı avlunun ortasına kerpiç ve çamurlardan bir fırın yaptı.Konu komşuya sıkı sıkı tembih etti:’’Ekmek pişirmek isteyen olursa….Ben ona bir fırın pişiririm,karşılığın da bir ekmek alırım…’’

Ne çok müşterisi oldu.O günden sonra da adı Fırıncı Aniş kaldı.

Bir gece gene kapı çaldı  bir baktı genç bir subay

-Bu gece buralarda biraz tıpırtılar(çarpışma) olacak korkma emi diye tembihleyip gitti. Korktu Aniş. Sarıldı çocuklarına sabaha kadar dinledi yerleri hiç bir şeycikler duymadı. Sabah çalındı yine kapı

-‘’Delibaşın altındaki tarlaya git. Orada ki buğdayları çuvallara doldur .Yarın gece Askerler gelip onları alacaklar. Harman yerini süpür kalanlarını da çocuklarına getir,un et yedir.

Hay Allah’ım sen ne büyüksün…

Fırladı yine şimşek gibi. Denilenlerin hepsini bir bir yerine getirdi.altı harman yerindeki buğdayları taşıdı evine

Ondan mutlu kimse yoktu o gün dünyada...Aradan bir ay mı geçti ne ,gece yarısı bir kez daha çalındı kapısı .Cemaldi…

Pek bir yorgun görünüyordu . Ayaklarında koca koca potinler vardı. Ayaklarına basamıyorlardı.’’ Yaralı mı ne?’’Bir arkadaşı vardı yanında….Aldı içeriye,Yoğurt ekmek vardı yıyecek. Birazda bulgur pilavı mercimekli .Koydu önüne yesinler.

-Bu ne zenginlik Aniş, dedi Cemal,  millet ekmek bulamıyor,…Bir bir anlattı Aniş;’’ Bostan çapasına gittiğini,Mercimek ekip biçtiğini, ekmek pişirdiğini

Kolay değildi üç çocukla…   Onları sırtına sarıp hiçbir işten geri kalmadığını gururla anlattı.

                                                                              

                                                                             

                                                                                              ANİŞ

  

İKİNCİ BÖLÜM

                                                                                                -1 -

Bir kaç gün  kaldı Cemal, arkadaşıyla kapıdan dışarıya çıkmıyorlardı. Aniş, gene ekmek pişirerek, mercimek, bulgur  bakmaya çalışıyordu ama yeterli olmuyordu.Çabuk öfkelenirdi Aniş,Bu kez çok kızgındı.

      -Ben kadın başımla herkese bakmaya çalışıyom.Kimse bi işin ucundan tutmuyo.Bu evin erkeği ben miyim ,O’ mu? Akşama kadar yedir içir .Ben  nasıl yetiştirecem, bunca işi…

Camuzları sağdı, sabah erkenden.Sütünü pişirip yoğurt yaptı, odanın içinekoydu .orası daha ılıktı.. Beyler uyuyordu daha, Bahçeye ektiği sebzeleri çapaladı, geldi Aniş.Ortanca oğlan Mehmet,üç yaşına gelmesine rağmen daha yürüyemiyor,emekliyordu.Uyanmış olmalıydı. Mahmut’la Yusuf ne yaptılar ki bu vakte  kadar çokta gecikmiş olmalıydı

Aniş on iki basamak merdiveni bir solukta çıktı. Odaya geldiği zaman, bir de ne görsün;

Mehmet,sabah çaldığı yoğurt  tenceresinin başına geçmiş,eliyle yemeye başlamış,eli, yüzü, saçları ,elbiseleri her yeri yoğurt olmuştu.Cemal ile arkadaşı onu seyrediyor,gülüyorlardı. Aniş’in geldiğini görünce Cemal;

    -Gel hele Aniş,gör oğlunu ,bak ne sevimli olmuş.Dur Aniş vurma ,elin kırılsın Aniş,vurma oğluma,  Allah  aşkına  Aniiiş…

  _Ben, gece gündüz çalışayım,sen burda keyif yap.Üstelik Arkadaşını da getir.Başım da kaç boğaz var ,bakılacak, biliyor musun? Kolay mı onca insanı doyurmak böyle bi zamanda? Sen ne anlarsın. Ye, iç, yat , gül.  Yırtılan Tüfekçi Bekir’in yakası sanki…

  Dur, Aniş. İleri gitme , haklısın .Bekle.Şimdi bana    Ömer Ağa’nın oğlunu çağır,kimseye de bişey söyleme… Sadece benim onu çağırdığımı, görüşmek istediğimi söyle.

                                                                                       -2-

Ne olacağını bilmeden koşarak gitti, Ömer Ağa’nın evine.  Mahalle biraz uzaktaydı. Cemal’in en iyi arkadaşıydı,  Salif. Yediği içtiği ayrı gitmezdi. Birbirlerinin bütün sırlarını bilirlerdi. Cepheye de birlikte gitmişlerdi. Demek o da buralardaydı.

  -‘’ Neden hiç dışarıya çıkmıyorlardı ki?Kimden kaçıyorlardı? O ilk geldikleri akşam ayakları nasıl şişmişti, potinlerin içinde.  Nerdeyse iki ayak büyüklüğüne gelmişlerdi. Kimdi yanında ki adam?  Ne işi vardı Cemal’le? Ne zamana kadar,  saklanacaklardı evde?  Canım ömür boyu ben nasıl bakarım onlara ?….

Başım da üç çocuk, iş dersen başımdan aşkın… Cemal ne yapacak ki?’’

              Bu düşüncelerle geldi Ömer Ağa’nın evine. Kapıyı çaldı. Açan, Salime idi.

                -Buyur, Aniş  Bacı, hayrola,?

                Alçak sesle;

               -Salim Ağa’m evde mi?

               -Yok yok korkma, Cemal’de evde, O çağırdı. Hele bi yanıma

gadar gelsin dedi, Gonuşmam gerek, onan.

               Salime içeri girip çıktı.

               -Akşam,  gelecekmiş.  Ortalık  gararınca, Öyle deyiver.

               -Allah’a emanet olun bacım ,hadi hoşca kal.

  Bi hışımla geldiği yollardan eve döndü.

-          3 –

Akşam, Cemal,  Salif  ağa ve arkadaşı bir araya geldiler. Aniş’i dışarı çıkardılar. Yalnız konuşmaları gerekiyordu. Ama Aniş  bir  türlü merakını yenemiyordu.Kulağını kapıya dayadı. Yarım yamalak  şu konuşmaları dinledi:

             _ Bak , Salif ağa, bu yanımda ki arkadaş benim can dostum. Biz onunla ne işler yaptık,  şimdi bunu sana anlatamam. Hem yerin kulağı var. Hemde vakit yok. Senden  istediğim, bu  arkadaşımı cepheye kadar  sağ, salim götürmen. O’nu,  kıt’asına teslim et geri gel. Müsaade edersen şimdi arkadaşımla konuşmak isterim. Bir saate kadar hazır oluruz. Seninle,  bağların arkasında buluşuruz.

              Salif dışarı çıkınca , arkadaşına döndü;

- Benim şu  bıçağımı al.Teslim olunca da bunu Salif Ağa’ma geri ver , o da bana geri getirsin.

-  Eğer bıçak bana geri gelirse , ben o zaman senin sağ -salim kıt’ana vardığına  inanacağım. Dünyanın bin bir hali var. Ortalık kum gibi düşman kaynıyo.       Daha kötüsü kim düşman, kim dost belli değil. Ben bu padişaha falan da güvenmiyom. İnsan kendi ordusunu terhis eder mi? Yok yok  en doğrusu bu: Sen dosdoğru Mustafa Kemal’in birliklerine katıl.  Hakkını helal et gardaşım…

Ve birbirlerine sarılıp, ayrıldılar.  Salif bağların altına gelmişti bile. Kalın askeri giysiler içinde her ikiside , karanlığa karışıp,bilinmezlere doğru yol aldılar…

 Yaralı bir aslan gibiydi, Cemal.Ne yerinde durabiliyor,ne bir yere gidebiliyordu.Bir gözü kapıda,Bir gözü pencerede bir haber bekledi günlerce…

-Nerde kaldı şu Salim? On günde dönmeliydi,bilemedin onbeş..

-Başlarına ne geldi Allahım?

-Dilime taş toprak…

Söylemeye dili varmıyordu.

Çıkıp şöyle bir araştırsa…Ortalık çok kötü…kan gövdeyi götürüyor…

-birkaç gün daha,beklese…Yok yok hayır …İki can dostum birden…Bana yaşamak haram olur…Oldu zaten…

-Haber yok Allahım, ne yapsam, nerelere gitsem?

 Bir düşman askerinden farksızdı Aniş, gözünde. Ah şu çocuklar …Ah şu çocuklar  olmasa…

-Bir lokma ekmeği çok gördün,beni iki arkadaşımdan ettin.Bak İşte,ne biçak geri geldi,ne de arkadaşlarım.Sen ne biçim bir insansın.Dünyanın kaç bucak olduğundan haberin bile yok…

-Dışarda nasıl bir ateş var biliyor musun?

-;İki arkadaşımı senin yüzünden ateşe attım.

-Bunun vebalini nasıl vereceksin sen Aniiiiş?-Ben Veremem

-Hayır, hayır, ben buralar da duramam.,geri dönersem ,Sorgun bana haram olsun!

-Beni Ateşlere attın Aniş…..

Dedi ve kapıyı çarpıp,üvey kardeşi Bahri’nin yanına gitti.Orada neler konuştular bilmiyoruz.Büyük ihtimal,ona planlarından bahsetti  ve  çocuklarını ona emanat etti.. Aralarında gizli bir iletişim olduğu çok biliniyor.Ancak Bahri hayatının hiçbir döneminde bu olaydan bahsetmedi.O’nun nerede olduğunu biliyordu.Zaman zaman görüştüklerini de  Bahri çok sonraları anlattı.Mektuplaşıyorlar sık sık çocuklardan bahsediyorlardı.

 Cemal Böylece ANİŞ’i hayatından silip attı. Kendisini bir daha ne Sorgun’da  ne de başka bir yerde gören olmadı…

Bu sefer Aniş, dilinin  cezası olarak ,üç çocukla gerçekten ortada kaldı…Bir sürü mal, bir sürü mülk.Bir yanda  savaş  ve sadece yirmi üç yaşında kısa   boylu,kara gözlü bir kadın…

Yıldız Koç Şimşek

Devam edecek

09 Ocak 2007 23:51 | yorum ekleyin

yalan

 

Bu dünyada kimse kimseyi sevmez aslında,

Bir BEN vardır gerisi yalan...

Kimse kimseyi de saymaz aslında...

Para dır herşey gerisi yalan....

 

Ne baba oğluna düşkündür, içinde BEN olmasa,

Ne anne emek verir,karşılık ummasa.

Ne arayanın soranın olur, paran pulun yoksa...

aşkmış,sevgiymiş,şefkatmiş hepsi yalan.....

 

Bir gün dara düşersem gelmeyin yanıma,

Sahte gözyaşlarınızı akıtmayın tabutuma,

Bundan sonra istemem çıkmayın yoluma...

Kardeşmi,akraba mı dost mu hepsi yalan....

 

 

Sildim defterden bende tüm çıkar odaklarını,

Gölge etmeyin ,dilemem başucumda başkalarını,

Ben çoktan kaybettim zaten tüm umutlarımı,

Gidenlerimden başka  kimselere inanamam, hepsi sahte, hepsi yalan....

 

 

Yıldız Koç Şimşek

 

 

 

09 Ocak 2007 13:27 | yorum ekleyin

GEÇTİ ARTIK

 

 

Ne gülün kokusu çekici

Ne şarkılar eskisi gibi,

Bir ömür değirmeninde aklanmış yıllar,

Geri dönüşü yok bu yolun,

Koşarsan yorulursun.,

Hızlı gitsen dizlerinde yok derman,

Yok arkadaş, ben buralarda fazla kalamam.

 

Bahara uzansam çok gerilerde,

Yaz mevsimini yüklemişim çoktaan gemilere,

Boyun büker oldum atık sevgilere

Geçti benden yaşamak geçti

 

 

Uzak bir yerlerde tren sesleri,

Uzayan yollarda ayak izleri

Gönül bu seferde gördü kederleri,

Ağlamak geçti benden çoktan geçti

 

     YILDIZ KOÇ ŞİMŞEK

 

 

 

 

 

06 Ocak 2007 12:41 | yorum ekleyin

Buruk Şarkılar




Buruk şarkılar dolanıyor dilime,
Buruk ezgiler dolmuş yüreğime.
Sevgi selinde yüzmek varken,
Acı dolu seneler yerleşmiş gemilerime…

Buruk şarkılar dolanıyor dilime,
Kademi yoksa ben mi suçluyum?
Onca kıtlıktan sonra bir dilim ekmek buldum diye mutluyum.
Denizde kum bende keder,
Neyine lazım kızım,senin ağzında şeker?
Oysa günbe gün uçan kuşa borçluyum.

Buruk şarkılar dolanıyor dilime,
Acı yıllara verdiğim bedeller yetmedi.
Gönlüm yarınlarda baharı beklerken,
Güz yağmurları,umut dağlarıma,
Yine hüzün tohumları ekti.

3 şubat 2003
(Hollanda)

05 Ocak 2007 17:57 | yorum ekleyin

BİR DÜZİNE YIL

Bir düzüne yılı bıraktık avuçlarımızdan,

Yokluk var:

Canlarımızın yokluğu…

Yoksulluk var:

Umutlarmızın  yoksulluğu…

Ayrılıklar;

Bir bir kopuşu gençliklerimizin,

Ölümler;

Hepsinden beter geldi.

Düştü içimize ateşler…

İşte böyle geçti, Koç’um,

Hayatımızın  son on iki yılı…

Kimi zaman bitecek diye hasret,

Kimi zaman dedik ki ;

Ümitlerimiz yeşerecek elbet…

Düşe kalka geçti senelerimiz.

Baktık ki  biz hala ,

Bıraktığımız yerdeyiz…

Biraz biber tuz,

Biraz  güneş,biraz buz,

Ne olacak ,bilemeyiz sonumuz…

Şükür ki bu hayatı birlikte yaşıyoruz…

YILDIZ KOÇ ŞİMŞEK

05 Ocak 2007 15:16 | yorum ekleyin


< Geri     1 2     İleri >

Son yorum alanlar

reklamlar

blog etiketlerim

ark siteler:  nedir ne demek,  türkçe dil araçları

biz kimiz? | yasal bilgiler | beni oku | iletişim 2006-2007 © alanturka.com 13.1.398