blogAHIM OLSUNSen Ne hasretlerde yandın, Sen Ne acılara dayandın, Ey orta çağdan kalma, Deli yürek... Fırtınaların yıkıp harmanladığı, Depremlerin,yerlebir ettiği dünyada,tek başına, Bir abide gibi dimdik kaldın.
Ne yangınlarda duman duman, Ne sislerde buğu buğu.. Ne hırçın dalgalarda çaresiz Kaldında , Hemde oçocukluk yıllarında.... Dayandın.
Şimdi ,bir gül bahçesi midir senden beklediğim, Beklediğim yoksa bir hazan mevsiminin sessizliği mi? Mutluluk,çok mu uzaklarda bir umut? Dallarımı kökünden kırsa da bu yoksulluk, Birgün ama mutlaka kapıma sen geleceksin...
Hesabını soracağım,geçen yıllarımın, Yakandan tutup yerlere atacağım seni kader... İntikamını alacağım çektiğim bütün acıların...
İşte ozaman,geride kalan ne varsa , Ulaşacağım bende biraz olsun,hayatın baharına, Birgün banada söyleyecek en güzel şarkılarını,dereler.. Elbet birgün bu dünyadan bende mutlu ayrılacağım...
Yıldız Koç Şimşek 9haziran 1995
28 Haziran 2007 17:30 | yorum ekleyin Gitti GiderO güzelim günler deryalar, Yaşanmamış aşklar rüyalara, Zaman alıp başını bilinmez diyarlara
Gitti gider...
Sen döneceksin bir gün diye,
Umutlar ektim susuz çöllere,
Gömdüm gençliğimi,gidilmez ülkelere,
Kader başını almış gitti gider….
YILDIZ KOÇ ŞİMŞEK
5 Mayıs 2007
Almelo
25 Haziran 2007 11:15 | yorum ekleyin Bir Yıldız vardı ......
18 Haziran 2007 19:45 | yorum ekleyin FIRTINALI YÜREĞİM
Yine deli esiyor, rüzgarların, Devriliyor bir bir diktiğimiz her fidan, Ateş düştüğü yeri artık değil, Sanki yanıyor bütün cihan... Daha dün kundaklara belediğimiz yavrularımız, Sınır boylarında kaldı, yaşam umutlarımız, Her kim sanıyorsa bu acıyla daha çok yaşarız, Bir gün elbet anlıyacak, Anlıyacaklar ki hala eğilmez başlarımız... Nerde benim kara gözlü ceylanlarım, Nerde benim vatan kokan evlatlarım... Sevdaları yürekte, Elleri tetikte , Ulu çamlar gibi Bekliyor gençlerimiz bizi, Bekliyorlar daaa... Niçin bu yanan yürekler, Niçin bu öksüz bebekler Nedir Allah’ım göklere yükselen anaların feryadı, Ne zaman bitecek bu kavga, Bu savaş çığlıkları... Yemyeşil dağlarında melerken kuzular Mis kokan ovalarında, koşmak isteyen yavrular, Neden yasa bürünmüşte, Giyilmiş karalar, Acılarda analar... Daha dün düğünlerinde halay çekmedik mi beraber, Daha dün yas tutmadık mı birlikte, Gülmedik mi hiç beraber, söyleyin. Şimdiye dek bayramlaşmadık mı? Omuz omuza çarpışmadık mı düşmana karşı, Şehitlerimize ağlamadık mı? Kadını, kızı ,genci , Kötü kaderini ülkemizin silmek için, Yoksulluğa canımızdan set çekmek için, Daha mutlu yarınlara birlikte ulaşmak için, Koşmadık mı? Söyle neden şimdi, Söyle neden şimdi benim tomurcuk güllerimi, Bir bir DEVİRİYORSUN... Yüzünde iğrenç gülüşün, Sırtında Amerika’dan aldığın ödünç gücün, Tarihini bir bir unutup Karanlığa sen de gömülüyorsun... Ama şunu bil ki, Benim eski kader arkadaşım , Yeni can düşmanım, Sen kendi kaderini, kanlı ellerinle kötü yazıyorsun.. Yarın güneş doğduğunda, Yanında ne o güvendiklerin, Nede benim toprağa verdiklerim olacak... Son pişmanlığın çaresizlik, Ellerin boş kalacak. Bu gün gene acı esti rüzgarlar, Yüreğim bir kan gölü, Dost bildiklerim var ya Beni can evimden vurdu. Ağlama anam, sana ağlamak yakışmaz... Sen şehit anasısın artık. sana acılar dayanmaz. Şehitlerin kanı bir kırmızı güldür, asla solmaz Dik tut başını. Kaldır omuzlarını. Bak sana selam duruyor, Tüm vatan evlatları… 16.07.2007 Yıldız KOÇ ŞİMŞEK 30 Ocak 2007 13:36 | yorum ekleyin Son KararımızBiz ikimiz de yıllarca boşa kürek çektik. Bir gün bir baktıkki ne rüzgar o eski rüzgar, Ne kayık o eski kayık, Bir araya gelip,feleğe meydan okumaya başladık...... 28 Ocak 2007 11:59 | yorum ekleyin Aniş Bölüm IIBÖLÜM II KÖMÜR KARASI YILLAR Aniş’im ,Anişim,kara gözlü Aniş’im, Dalından ermeden kopan yemişim,
Kara bahtın elinde,ah çekip ağlarken Dosta düşmana karşı gülen Aniş’im… Cemal çekip gittikten sonra başını ellerinin arasına alıp yere yığılıverdi Aniş. Arkasından çağırıp gidecek ne yüzü vardı ne gücü. Birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.hayatı lime lime kopup ellerine , ayaklarına dolandı. Kanadı kolu kırıldı. Hiç umut yoktu artık .Yemin etmişti, Cemal bir daha , asla bir daha Kohne’ye dön-me-ye-cek-ti…Gözünden yaş değil sanki kan geliyordu.Ya çocuklar? O, benden vazgeçti ama çocuklardan da mı vazgeçerdi? -Geçerdi ya. O bir Nuh dedimi, bir daha peygamber demezdi. Hiç umut yoktu. Hani beterin beteri var,derler ya işte böyle olsa gerek… Sabaha kadar uyku girmedi gözüne. Çocuklar ‘ana ‘ ‘ana’ diye etrafında dönse de hiç duymuyordu. Kalbi yara , gönlü yara, ellerini dizine vuruyor vuruyor,ağlıyordu. -Ölüm mü daha acıydı,ayrılık mı? Mutlak ayrılık. iİle de ayrılık.. Mahmut bir yana kıvrılıp uyudu.Mehmet hiçbir şeyden habersiz anasının gözlerinden akan yaşları sildi bir süre, bir süre ağlamaklı oldu. Başını anasının dizine koydu oda uydu kaldı. Öbür dizine de Yusuf geldi yattı aç susuz. Sabah gün ağarmaya başladığında artık Aniş için hiçbir anlam taşımıyordu. -Güneş doğmuş,doğmamış bana ne bundan sonra, değil mi ki Cemal’im yok .. Bende bundan böyle al üstüne al giyersem, başka bir yabancının koynuna girersem ,gençliğime doymayayım .Çoluğumun çocuğumun hayrını görmeyim. Ben bir el oğluna boyun eğersem, bana da Aniş demesinler. Eski hayata devam etti.Boyun eğmeyecekti yabanın kurduna kuşuna.- Aslan gibi üç oğlan olur bunlar yarın. Benim belimi kimse bükemez. Şimdi sıra bende. Hem ana olacam yavrularıma hemde baba. Kolları sıvadı başladı tarla tapan işlerine…Kış geçti,yaz geçti. Geldi sonbahar. Onların evleri, Sorgun’un Karşıyaka Mahallesinde bulunuyor. Yolun kenarında kerpiçten yapılmış,iki katlı,altı samanlık,üstte karşılıklı iki oda,ortada toprak bir salon.Odalarda Duvar kenarlarında sedirler var.Köşenin birinde Anişin çeyiz sandığı,sandığın üzerindede çeyizinde getirdiği yatakları yığmış,üzerini de bir işlemeli örtüyle örtmüş yüklük yapmış. Evin önünde O zamanlarda o mahallenin belki de Sorgun’un tek iki katlı ev Aniş’in evi. Mandaları yazın Avluya bağlıyor kışın ,kuyunun yanındaki ahıra . Güz geldi. Tek tük yağmurlar başladı. Savaş devam ediyor . Burası Anadolu’nun orta yerinde bulunduğundan savaşı ancak gelen giden haberlerden alıyorlardı. Cemal’i ne gören vardı ne duyan. Sanki hiç dünya yüzüne gelmemiş, sanki hiç yaşamamış gibiydi.Şu nankör dünya…Yalan dünya..işin gücün talan dünya.. Çocuklarözellikle Mahmut artık anasının elinden tutmaya başladı yardımcı oluyor.Yağmurlar artmaya başladı eylül ayında .bahçeyi idare etmek kolay da hani şu bağlar,taşlı tarla,bostan başı , bağlar… ne yapmalı nerelere nasıl yetişmeli?bu yıl verimde pek güzel ,çok şükür. Kışın eli kulağında… Devam edecek Yıldız Koç Şimşek 27 Ocak 2007 17:55 | yorum ekleyin YalnızlıkBir ben varım evde, birde yalnızlık. Kırık masada iki kahve fincanı, Biri benim, Öteki benim. Odam havasız. Havada sigara dumanları...
Kırık aynalar, Bakan benim, Aynada ki ben. Aynadaki kadının mor armış gözaltları. Alnında çizgiler, Gözleri duman,duman, Ah anam, ah anam, Elimde, dizimde kalmadı derman... Akislerde yalnızlık...
Yatağım darma dağınık.İki yastık yanyana, Birinde ben, Diğerinde ben. Gece karanlık Dışarda yağmur sesleri, Gönlümde kederler Odamda olta atıyor,yalnızlık
Yıldız Koç Şimşek 22eylül 2007 (Hollanda) 22 Ocak 2007 11:36 | yorum ekleyin YILDIZDAN İNCİLER
Daha beş yaşındaydı O. Kimi zaman, bizde kalır, hayır hayır, biz buralar- daysak o hep bizde kalır…Öyle ister. Bilir ne kadar sevildiğini. Bazen yanlış yaptığımızı düşünür, ailesine götürmek isteriz..Ailesi dedimse canım kardeşim, ve güzel Ayşe gelinim . El değil. Her ikisi de canım ciğerim. Annesinden babasından ve abisinden fazla uzak kalması onu yaralamasın isteriz. Ne yapsak onu ikna edemeyiz . iİle de bizde kalmak ister. Küçük bir yalan uydurmaya başladık. Yalan yalandır. Küçüğüde büyüğü de ama o üzülmesin diye. -Annenlere gidelim,çay içip gelelim,demeye başladık. Kabul etti Prenses. Nede olsa özlüyor, yuvasını. Hem hasret giderecek hem de yine bize dönecek. Pek bir mutlu oldu. Gittik. Sevdi . Sevildi. Güldü .O meşhur kahkahalarını yaydı odalara. Yoruldu, uykusu geldi. -Hadi evimize gidelim. Bizde burada uyusak mı? Ne dersin? Oleey,yaşasııın. Çok kötü bir şey yaptık onu orada uyutup kaçtık. Sabah bir telefon; Halacığım beni almaya gelir misiniz sizleri çok özledim? Bu olaylar tekrarlanmaya başladı.O'nu uyutup kaçıyorduk.Kimi Zaman,-kaçacağımızı bildiği için - uyumak,istemiyor,Kimi zaman gideriz ama geri evimize dönelim,beni uyutup kaçmayın gibi pazarlıklar yapıyordu.Ama her seferinde ,gözlerine söz geçiremiyor , dizimde veya kucağımda -kaçmasın diye- uykuya yenik düşüyor uyuyup kalıyordu. Böylece aylarımız geçti .Altı aylık süremiz bitti. Hollanda’ya dönmemiz gerekiyor.Nasıl anlatmalı….Ne yapmalı,kızımızı üzmeden nasıl gitmeli?.. Bazı konuşmaları can kulağıyla dinliyor.Yüzü kırışıyor.sessizce düşünüyor ama giderken, nasıl yapmalı.Kaçmalı mı ki? Son akşam. Oturup ciddi ciddi konuşmalı mıyız? .Aldık karşımıza ve - Bak halacığım,Biz yarın… - Hala beni uyutta git .Hollanda ya… Daha fazla konuşamadı.Başını babasının omuzlarına koydu. Hiç sesi çıkmıyordu ama gözlerinden yağmur gibi yaşlar iniyordu…. Elindeki ıslak peçeteyle , biz göz yaşlarını görmeyelim diye ,sanki terini siliyor muş gibi ,burnunu siliyormuş gibi yapıyordu.
Ben yüzünün bir an bile kırşmasına razı olmadığım kızımı nasıl acılar yaşattığımı görüyor ve kendi kendimi affetmiyordum Ama içimden hep ; '' affet beni prensesim. seni çok üzdüm sana ne acılar yaşatıyorum'' diyordum.
Yıldız Koç Şimşek 21 Ocak 2007 01:11 | 1 yorum Gece Feneri VE Melissalar
Fırını geçip yüz metre kadar yürüyorsun, Sonra bir büyük cadde kesiyor yolunu. Arkanda aşevi, önünde çocuk bahçesi Köşede gece feneri....
Dün akşam şöyle bir baktım, Gururla dikmiş başını göğe doğru Öyle güçlü, öyle heybetli, Bir eliyle tutmuş parçalıyor, Gecenin kadife perdelerini... Köşenin başında,tek başına Gece feneri.
Arka tarafta bir güzel bahçe, Bahçede portakal ağaçları, Altında Melissalar.... Geceye karşı, Sokak lambasıyla arkadaş. Portakal ağacının dallarına serpmiş altın tozlarını gece feneri, Işıl ışıl yanıyor,yapraklar, kimi koyu yeşil,kimi sarı.
Melissalarda tatlı bir sevinç... Tatlı bir sarhoşluk desek daha iyi. Aniden rüzgarın tokatıyla sarsılıyor, Eğilliyor dalları melissanın yerlere kadar, Başı dönüyor, Çok ani geldi rüzgar. Birden salıveriyor parfümlerini, Tokat atana,mis kokular
Penceremde ben, Odamda melissalar, Onun mis kokuları. Sokakta gece feneri..
Birden eski günler geçiyor aklımdan, Çaresizlıkler.. Yıkılışlar, Damarlarımda kanımın donduğu uzun geceler..... Ne bir melissa olabildim, Nede bir gece feneri, İlk tokatta daha , Öptüm yerleri...
Sokağı dönünce, Ana caddeye bakan yerde, Eski , paslı, demirden, Her gece savaş açmış, her geceye, Aldırmadan fırtınaya, Boyun eğmeden Kara ,yağmura, Yayıyor altın ışıklarını... Uzandıkça kıvrılan yollara Gözleri kör edercesine, Meydan okuyor cehalete...
Yıldız Koç Şimşek 19.09.2007
19 Ocak 2007 21:49 | yorum ekleyin ÇINARLARIM
Alıp, başımı gitsem. Yurdumun en yüce dağlarına. Çınar diksem. Yüzlerce, binlerce, milyonlarca, Rüzgar rüzgar oksijen, Küfül küfül sağlık, Yayılsın diye ülkem insanlarına... Çınar diksem,ovalara yaylalara , Göl kıyıları,deniz kenarlarına, Mavi mavi mutluluk, Yeşil yeşil huzur, Başak başak bereket bolluk... Anıt tepe'ye Ankara'da... Buket buket gül, Derin derin sevda, Yaprak yaprak fatiha, Yağsın diye yağmur gibi Ata’ma... Sınır boyları kalmamalı Boş ve kurak, Çınarlarım kök salsın, dal dal, Dostluk olsun hilal hilal, Yıldız yıldız selam İlle de barış, Kucak kucak.. Güzelin düşmanı çok olur, derler Yılanlar, çayanlar, hortumlayanlar... Yağdırsın üstlerine Duman duman barut, Gümbür gümbür bomba, Tüm kötülük odaklarına... Umut umut yeşerdikçe, Mayın mayın yakmaya çalışanlar Bilsinler ki; onların kökleri derin Yeşeren her fidan, Müjdesidir gelecekte ki Türkiye'min 12 ağustos 2007 Yıldız Koç Şimşek 14 Ocak 2007 13:22 | yorum ekleyin Bulutlar Geçiyor Üzerimizden
Dışarda yağmurdamlaları, Penceremde bir çift hüzün, Her ikisi birden yağıyor gönül dağlarıma, Bulutlargeçiyor üzerimizden.
Odamı dolduran sessizlik, Sığındığım koylarda sensizlik, Öldürecek beni bu belirsizlik... Bulutlar geçiyor üzerimizden.
Çaktım bütün yıldızları yerli yerine, Geceyi şikayet ettim güneşe, Bir selam gönderdim aydedeye, Gene de dinmedi içimdeki hıçkırık, Bulutlar geçiyor üzerimizden.
Dışarda yağmur damlaları, Penceremde bir çift hüzün, İkisi birden ,çapraz ateş gönül bağlarıma, Bulutlar geçiyor üzerimizden.
YILDIZ KOÇ ŞİMŞEK 14.09.2007 14 Ocak 2007 10:26 | yorum ekleyin BİR MASAL DI GEÇEN ZAMANLARGEÇEN ZAMANLARDAN Zaman su gibi akıp giderken, bir bak, yakamozlar arasında ne göreceksin? Dur, bozma, çakıl taşlarınla suda ki hareleri. O kuru, kırık midye kabuklarında, dur bir bak, ne inciler, gizli. BİR MASAL DI GEÇEN YILLAR Bir varmış, bir yokmuş demeyeceğim, çünkü onlar bir zamanlar vardı. Bir dönemde imzaları, adımızda adları, yüzümüzde, izleri hep oldu, olacaklar da… Onlar çekip gittiler ama bizlerden sonrada yaşayacaklar. Ben bu yazılarımda onların hikâyelerini anlatacağım. Söz verdim onlara. Elimden geldiğince, dilimin döndüğünce… Bildiklerimi, duyduklarımı,gördüklerimi… hepsi öyle şirin öyle tatlı .Bu günden başlıyorum işte inanamayacağınız anılar. Kusurlarım için şimdiden özür dilerim. ANİŞ
-1- Günlerden bir gün ama yıllar önce değil, belki de bir asır gerilerde… Daha arabalar, otobüsler hatta bisikletler bile yokken. Gençlerin yedi yıl askerlik ettiği, İstiklal Savaşının ilk sinyallerini verdiği dönemlerde… Yozgat’ın Sorgun ilçesinde yaşananlardan bahsetmek isterim. Abdurrahman, ilk eşini kaybetmişti.Tek evladına analık etsin diye Güzeller güzeli Emine ile evlendi.Emine dedimse öyle kendi yaşına uygun, kelli felli, yaşını başını almış, bir kadın değil,anacığını yeni kaybetmiş, kimsesiz , on iki bilemedin on üç yaşlarında, beyaz tenli, küçük bir kızcağızdı. ‘‘ortalarda sefil olmasın’’diye vermişlerdi, Abdurrahman’a…Kocası tarlaya gittiğinde alel acele bezden yaptığı bebeğini çıkarır,evcilik oyununa başlardı.Kimi zaman kocası onu oyun üstünde yakalasa da suçu kendinde bulur;-‘’Ben yolun çocuğuyla evlenmişim,yazık bu çocuğa ‘’der, kendi kendine, onun bu haline gülümserdi. Oğlu Cemal koca bir delikanlı olmuştu. O’nu görenler; -Vakit geldi geçiyo, Abdurrahman, elini çabuk tut oğlunu ever gayri, demeye başlamışlardı,bile Bir gün, Kohne Pınar’a uğradı. Şöyle elimi yüzümü bi yuyum, diyerek. Orada bir kız çocuğu, helkesini dolduruyordu. Hemen, helkeyi çekti, Abdurrahman’a yer açtı. - Buyur, ağam, dedi. Bu nezakete karşılık Abdurrahman başını çevirdi kızın yüzüne bakarak -Kimlerdensin sen bakıyım ,adın ne ?güzel kızım, - Ayşe. Babam bana Aniş der. Şakir ağa’nın kızıyım. -Babana selam söyle yavrum. -Başüstüne. -‘’Allah’ım bu ne güzel gözler. Nasıl bu kadar kara,ya Rabbim. Nasıl özene bezene yarattın sen. Kapkara saçlar, Iki kulaç gibi sırtını dövüp gidiyor’’… Arkasından öyle hayran hayran bakakaldı… -2- Akşamı zor etti o gün ,Eve gelir gelmez,Emine’yi çağırdı yanına; -hele gelele , sana diyeceklerim var. Emzikteki oğlu Bahri’yi yatağına bırakıp, kocasını dinlemeye geldi. Cemal kaç gecedir, sabahlara karşı eve geliyor,saatlerce dalgın dalgın oturup kalıyor, kimseye de bi şeycikler demiyordu. -Bu gün Kohne Pınar’da Aniş’i gordüm, hani şu Şakir ağa’nın gızı. Bek gozel olmuş.Helkesini çekip bana yer verdi,bek de saygılı bi gıza benzeyo. Bizim Cemal’e isdesek ,ne derler acep. Sen ne diyon bu işe? - Bek eyi düşünmüşün ağam; soyuna sopuna deyecek yok, Hallarıda bek eyi, Aniş’de gara biber gibi bek gözel amma bek de öfgeli.Cemal ne der acep? -Sen bi ağzını yokla,bahalım ben gonuşurum sona onan. Konu Cemal’e açılınca kaç gündür eve geç gelmelerin, düşünceli hallerin , nedeni ortaya çıktı. Analığına bir bir anlattı Cemal, Fikriye ‘yi seviyordu,kaç zamandır.Garibandı, kimsesizdi Fikriye. Beş yıl önce askere gitmişti kocası, bir yıl sonrada cenazesi gelmişti. Bir oğluyla dul kalmıştı. -Wıyh amaaan,gencecik oğlan dul, çocuklu bi gadınla evlenirmiymiş heç.Başımıza daşlar yağacak.Daha neler duyacağız gıııı? İlk tepkisi böyle oldu, Emine’nin. Ne derse desin, ikna edemedi Cemal’i.Bir bir anlattı kocasına…Kocası da küplere bindi. -El alem bana ne der?. Ben oğluma dul garı getirmem. Aniş gelecek, benim gelinim olacak!.Bu iş bu kadar! Lafımın üstüne laf ettirmem! Yapacak bir şey yoktu Cemal için,gönlü Fikriye’de, babasının emrine boynunu eğdi. Bir zaman sonra Fikriye ‘ de zaten Balıkesir’e verildi. Beş gün beş gece gece düğün yapıldı. Kohne (Sorgun) sanki böyle bi düğün görmedi. Aniş, al yazmalı -bin kişiyle gelin geldi at üstünde. Eşikten geçmeden kurbanlar kesildi, alnına sürüldü. Paralar saçıldı başının üstünden. Emine,girdi gelinin koluna,aldı, getirdi Cemal’e teslim etti. Cemal kör kütük sarhoştu. Gelinin yüzüne bakmadı bile…Gelinin elinden tuttu,eve getirdi, Biraz sonra Cemal çekip gitti. -3 - Bütün geceyi bağlarda geçirdi Cemal, Bekçi kulubesine uzandı. Yaşananları bir bir tekrar yaşadı. Neler bekledi hayattan, neler yaşadı.Kimi zaman sessiz sessiz ağladı,kimi zaman derin derin düşündü: ‘’Kim haklı, kim suçlu?’’ Aradı durdu gerçekleri.’’ Ne önemi vardı artık. Ne yapsan, Fikriye dönemezdi geriye’’ ‘’Bundan sonra hayatına nasıl bir yön vermeliydi?’’ ‘’Ne günahı vardı Aniş’in’’ ‘’ Eve gitmese, buralardan çekip gitse çok uzak şehirlere ne olurdu?’’ Şu güneş bugün doğmasa ,sabah olmasa Ne var?’’ ‘’Ah Fikriye’m benim yaralım, nerelerdesin sen? Yanımda olsan bir uzun uzun konuşup danışsak seninle’’ ‘’konuşacak ne kaldı ki? Kıydılar sana da bana da.Şimdi sıra Aniş’te’’ ‘’Bir kurbanlık koyundu o sadece. Alın yazımız böyle ise ne demek kalırdı geriye. En iyisi ele güne rezil olmadan, olaylar fazla büyümeden kadere boyun eğmek düşerdi. Bir türkü mırıldandı yavaştan ,yüreği bir kez daha yandı.Gözlerinden yağmur gibi döküldü yaşlar; Ufak olur baklavanın bezesi, Ölmüş anası da kalmış,kuzusu. Acep böylemiymiş,Kadir Mevlam, Şu alnımızın yazısı?... Sabah, ilk ışıklarını bir bir Sorgun üzerine yaymaya hazırlanırken, Cemal’de evin yolunu tuttu.Evde onu bekleyen ,allı pullu bir gelin vardı artık.Yolda yürürken bunları düşündü. Herkes onu hiç bir şey olmamış, sanki hiç gitmemiş gibi karşıladı. Aniş’in gözlerinin içi güldü. Melekler gibiydi. Şükürler etti Allah’ına. Cemal’in bir yüzüne baktı; Yüzü kapkara kesilmiş,gözaltları morarmış, gözler uykusuzluktan kızarmıştı.’’hiçbir şey sormamalıyım şimdi’’diye düşündü Aniş. Hayat, devam ediyordu. Mutlu olmaya çalışıyorlardı. Aniş dört elle sarıldı hayata. Tarlada, bahçede, bağda, şimşek gibiydi. Dört adam yerine geçiyordu, asla yorgunluk bilmiyor,çalışıyor, çalışıyor, çalışıyordu…Mutluluğuna diyecek yoktu.Mahmut oldu önce,o iki yaşını doldurmadan Mehmet geldi dünyaya…Bir yıl sonra da Yusuf…Abdurrahman ,gelinine toz kondurmuyordu. Aniş’im ,Benim gara gozlü gelinim, noorüyon ? -Buyur Ağam,bi emrin mi var? -Yok gara Aniş’im yok,Sen gendini bu gadar yorma deyom, hani… -Bana bi şey olmaz ,ağam,sen gendini heç üzme emi? Güzel günler hızla akıp geçiyordu Hastalandı Abdurrahman, Asıl yorgun düşen kendisiydi…de Bahri’m Diyordu..Bahri’ m babalık elinde mi boyüyecek?Emine ne olduğunu anlamadan Abdurrahman uyudu,bir daha uyanamadı…Çırpına çırpına ağladı Emine;’’Yetim yavrum, diye….Yıkıldı yuvası başına,Sabahlara kadar ağladı. Aniş onu teselli edemiyordu. Kırk günlük mevlüdünden sonra Emine bastı bağrına yavrusunu,döndü anasından kalan ,virane evine.Bundan sonra Aniş’le yaşamayacaktı artık ama kader bu ne zaman nerde bilinmez yine yolları kesişecekti,Emie’yle,Aniş’in... Kötü haberler geliyordu… Düşmanlar, İzmir’e girmiş… Padişah düşmanla birlik olmuş. Savaş olacakmış BİR MUSTAFA KEMAL VARMIŞ O,KURTARACAKMIŞ BİZLERİ Padişah kendini düşünüyormuş anam, Ne olacak hallarımız? ve Eli Silah tutan herkes,cepheye .çağrılıyormuş -4- Cemal’ de vatan savunmasına katılanlar arasındaydı. Üç oğlunu ve eşini bırakıp düştü,Yozgat yollarına … O günlerde at sırtında ya da yürüyerek gidiliyordu. Bir hafta veya on günde gidiliyordu Sorgun’dan Yozgat’a .Nerelere gitti, hangi cephelerde çarpıştı bilinmez. Aniş,Tek başına kaldı Bir kız kardeşi vardı ;Şefika. Ara-sıra onla görüşür, Diğer zamanlar evi ve çocuklarıyla,hayvanlarıyla,bağ ve bostanla uğraşırdı. Daha yirmi bir yaşındaydı ,3 çocuk anası…Bu günlerde her şey zordu. Özellikle de karın doyurmak..Mal mülk, camuzlar para etmiyordu.Kıtlık vardı, yokluk vardı. Malın varmış neye yarar,ekemiyorsun, biçemiyorsun, satamıyorsun… Kimseler alamıyor. 3 Çocuk yiyecek bekliyor...Camızları sağıyor Aniş,yoğurt yapıyor. Buğday yok, un yok, ekmek yok ta yok … Bir gece kapı hızlı,hızlı vuruldu.Yüreği ağzında açtı kapıyı Aniş. Ne görsün Cemal! –Cemooo dedi. Atıldı boynuna, ağladı, ağladı, ağladı… Sabaha kadar öptü, kokladı çocuklarını ...Yusuf’unu seyretti uzun uzun. Her şeyi hafızasına kazımak istiyordu.’’Gidipte.dönmemek var, gelipte görmemek vardı.Bir daha böyle bir fırsat çıkar da gelir miydi buralara?’’ Sabaha karşı tekrar yola koyuldu, uzandı yine geldiği yerlere,gözlerden kayboldu. Yine izler kaldı,gerilerde… Tek başına kara gözlü, gece saçlı Aniş, kara kaderine karşı, 3 küçük çocuğuyla…Keşke hiç görmeseydi.Keşke hiç gelmeseydi ne zordu bu ayrılıklar…. Ekmek olmazsa olmuyordu Bağda ki, bahçedeki çalı çırpı ısınmaya yetiyordu ama,ekmeksiz olmuyordu.Kalktı avlunun ortasına kerpiç ve çamurlardan bir fırın yaptı.Konu komşuya sıkı sıkı tembih etti:’’Ekmek pişirmek isteyen olursa….Ben ona bir fırın pişiririm,karşılığın da bir ekmek alırım…’’ Ne çok müşterisi oldu.O günden sonra da adı Fırıncı Aniş kaldı. Bir gece gene kapı çaldı bir baktı genç bir subay -Bu gece buralarda biraz tıpırtılar(çarpışma) olacak korkma emi diye tembihleyip gitti. Korktu Aniş. Sarıldı çocuklarına sabaha kadar dinledi yerleri hiç bir şeycikler duymadı. Sabah çalındı yine kapı -‘’Delibaşın altındaki tarlaya git. Orada ki buğdayları çuvallara doldur .Yarın gece Askerler gelip onları alacaklar. Harman yerini süpür kalanlarını da çocuklarına getir,un et yedir. Hay Allah’ım sen ne büyüksün… Fırladı yine şimşek gibi. Denilenlerin hepsini bir bir yerine getirdi.altı harman yerindeki buğdayları taşıdı evine Ondan mutlu kimse yoktu o gün dünyada...Aradan bir ay mı geçti ne ,gece yarısı bir kez daha çalındı kapısı .Cemaldi… Pek bir yorgun görünüyordu . Ayaklarında koca koca potinler vardı. Ayaklarına basamıyorlardı.’’ Yaralı mı ne?’’Bir arkadaşı vardı yanında….Aldı içeriye,Yoğurt ekmek vardı yıyecek. Birazda bulgur pilavı mercimekli .Koydu önüne yesinler. -Bu ne zenginlik Aniş, dedi Cemal, millet ekmek bulamıyor,…Bir bir anlattı Aniş;’’ Bostan çapasına gittiğini,Mercimek ekip biçtiğini, ekmek pişirdiğini Kolay değildi üç çocukla… Onları sırtına sarıp hiçbir işten geri kalmadığını gururla anlattı.
ANİŞ
İKİNCİ BÖLÜM -1 - Bir kaç gün kaldı Cemal, arkadaşıyla kapıdan dışarıya çıkmıyorlardı. Aniş, gene ekmek pişirerek, mercimek, bulgur bakmaya çalışıyordu ama yeterli olmuyordu.Çabuk öfkelenirdi Aniş,Bu kez çok kızgındı. -Ben kadın başımla herkese bakmaya çalışıyom.Kimse bi işin ucundan tutmuyo.Bu evin erkeği ben miyim ,O’ mu? Akşama kadar yedir içir .Ben nasıl yetiştirecem, bunca işi… Camuzları sağdı, sabah erkenden.Sütünü pişirip yoğurt yaptı, odanın içinekoydu .orası daha ılıktı.. Beyler uyuyordu daha, Bahçeye ektiği sebzeleri çapaladı, geldi Aniş.Ortanca oğlan Mehmet,üç yaşına gelmesine rağmen daha yürüyemiyor,emekliyordu.Uyanmış olmalıydı. Mahmut’ Aniş on iki basamak merdiveni bir solukta çıktı. Odaya geldiği zaman, bir de ne görsün; Mehmet,sabah çaldığı yoğurt tenceresinin başına geçmiş,eliyle yemeye başlamış,eli, yüzü, saçları ,elbiseleri her yeri yoğurt olmuştu.Cemal ile arkadaşı onu seyrediyor,gülüyorlardı. Aniş’in geldiğini görünce Cemal; -Gel hele Aniş,gör oğlunu ,bak ne sevimli olmuş.Dur Aniş vurma ,elin kırılsın Aniş,vurma oğluma, Allah aşkına Aniiiş… _Ben, gece gündüz çalışayım,sen burda keyif yap.Üstelik Arkadaşını da getir.Başım da kaç boğaz var ,bakılacak, biliyor musun? Kolay mı onca insanı doyurmak böyle bi zamanda? Sen ne anlarsın. Ye, iç, yat , gül. Yırtılan Tüfekçi Bekir’in yakası sanki… Dur, Aniş. İleri gitme , haklısın .Bekle.Şimdi bana Ömer Ağa’nın oğlunu çağır,kimseye de bişey söyleme… Sadece benim onu çağırdığımı, görüşmek istediğimi söyle. -2- Ne olacağını bilmeden koşarak gitti, Ömer Ağa’nın evine. Mahalle biraz uzaktaydı. Cemal’in en iyi arkadaşıydı, Salif. Yediği içtiği ayrı gitmezdi. Birbirlerinin bütün sırlarını bilirlerdi. Cepheye de birlikte gitmişlerdi. Demek o da buralardaydı. -‘’ Neden hiç dışarıya çıkmıyorlardı ki?Kimden kaçıyorlardı? O ilk geldikleri akşam ayakları nasıl şişmişti, potinlerin içinde. Nerdeyse iki ayak büyüklüğüne gelmişlerdi. Kimdi yanında ki adam? Ne işi vardı Cemal’le? Ne zamana kadar, saklanacaklardı evde? Canım ömür boyu ben nasıl bakarım onlara ?…. Başım da üç çocuk, iş dersen başımdan aşkın… Cemal ne yapacak ki?’’ Bu düşüncelerle geldi Ömer Ağa’nın evine. Kapıyı çaldı. Açan, Salime idi. -Buyur, Aniş Bacı, hayrola,? Alçak sesle; -Salim Ağa’m evde mi? -Yok yok korkma, Cemal’de evde, O çağırdı. Hele bi yanıma gadar gelsin dedi, Gonuşmam gerek, onan. Salime içeri girip çıktı. -Akşam, gelecekmiş. Ortalık gararınca, Öyle deyiver. -Allah’a emanet olun bacım ,hadi hoşca kal. Bi hışımla geldiği yollardan eve döndü. - 3 – Akşam, Cemal, Salif ağa ve arkadaşı bir araya geldiler. Aniş’i dışarı çıkardılar. Yalnız konuşmaları gerekiyordu. Ama Aniş bir türlü merakını yenemiyordu.Kulağını kapıya dayadı. Yarım yamalak şu konuşmaları dinledi: _ Bak , Salif ağa, bu yanımda ki arkadaş benim can dostum. Biz onunla ne işler yaptık, şimdi bunu sana anlatamam. Hem yerin kulağı var. Hemde vakit yok. Senden istediğim, bu arkadaşımı cepheye kadar sağ, salim götürmen. O’nu, kıt’asına teslim et geri gel. Müsaade edersen şimdi arkadaşımla konuşmak isterim. Bir saate kadar hazır oluruz. Seninle, bağların arkasında buluşuruz. Salif dışarı çıkınca , arkadaşına döndü; - Benim şu bıçağımı al.Teslim olunca da bunu Salif Ağa’ma geri ver , o da bana geri getirsin. - Eğer bıçak bana geri gelirse , ben o zaman senin sağ -salim kıt’ana vardığına inanacağım. Dünyanın bin bir hali var. Ortalık kum gibi düşman kaynıyo. Daha kötüsü kim düşman, kim dost belli değil. Ben bu padişaha falan da güvenmiyom. İnsan kendi ordusunu terhis eder mi? Yok yok en doğrusu bu: Sen dosdoğru Mustafa Kemal’in birliklerine katıl. Hakkını helal et gardaşım… Ve birbirlerine sarılıp, ayrıldılar. Salif bağların altına gelmişti bile. Kalın askeri giysiler içinde her ikiside , karanlığa karışıp,bilinmezlere doğru yol aldılar… Yaralı bir aslan gibiydi, Cemal.Ne yerinde durabiliyor,ne bir yere gidebiliyordu.Bir gözü kapıda,Bir gözü pencerede bir haber bekledi günlerce… -Nerde kaldı şu Salim? On günde dönmeliydi,bilemedin onbeş.. -Başlarına ne geldi Allahım? -Dilime taş toprak… Söylemeye dili varmıyordu. Çıkıp şöyle bir araştırsa…Ortalık çok kötü…kan gövdeyi götürüyor… -birkaç gün daha,beklese…Yok yok hayır …İki can dostum birden…Bana yaşamak haram olur…Oldu zaten… -Haber yok Allahım, ne yapsam, nerelere gitsem? Bir düşman askerinden farksızdı Aniş, gözünde. Ah şu çocuklar …Ah şu çocuklar olmasa… -Bir lokma ekmeği çok gördün,beni iki arkadaşımdan ettin.Bak İşte,ne biçak geri geldi,ne de arkadaşlarım.Sen ne biçim bir insansın.Dünyanın kaç bucak olduğundan haberin bile yok… -Dışarda nasıl bir ateş var biliyor musun? -;İki arkadaşımı senin yüzünden ateşe attım. -Bunun vebalini nasıl vereceksin sen Aniiiiş?-Ben Veremem -Hayır, hayır, ben buralar da duramam.,geri dönersem ,Sorgun bana haram olsun! -Beni Ateşlere attın Aniş….. Dedi ve kapıyı çarpıp,üvey kardeşi Bahri’nin yanına gitti.Orada neler konuştular bilmiyoruz.Büyük ihtimal,ona planlarından bahsetti ve çocuklarını ona emanat etti.. Aralarında gizli bir iletişim olduğu çok biliniyor.Ancak Bahri hayatının hiçbir döneminde bu olaydan bahsetmedi.O’nun nerede olduğunu biliyordu.Zaman zaman görüştüklerini de Bahri çok sonraları anlattı.Mektuplaşıyorlar sık sık çocuklardan bahsediyorlardı. Cemal Böylece ANİŞ’i hayatından silip attı. Kendisini bir daha ne Sorgun’da ne de başka bir yerde gören olmadı… Bu sefer Aniş, dilinin cezası olarak ,üç çocukla gerçekten ortada kaldı…Bir sürü mal, bir sürü mülk.Bir yanda savaş ve sadece yirmi üç yaşında kısa boylu,kara gözlü bir kadın… Yıldız Koç Şimşek Devam edecek 09 Ocak 2007 23:51 | yorum ekleyin yalan
Bu dünyada kimse kimseyi sevmez aslında, Bir BEN vardır gerisi yalan... Kimse kimseyi de saymaz aslında... Para dır herşey gerisi yalan....
Ne baba oğluna düşkündür, içinde BEN olmasa, Ne anne emek verir,karşılık ummasa. Ne arayanın soranın olur, paran pulun yoksa... aşkmış,sevgiymiş,şefkatmiş hepsi yalan.....
Bir gün dara düşersem gelmeyin yanıma, Sahte gözyaşlarınızı akıtmayın tabutuma, Bundan sonra istemem çıkmayın yoluma... Kardeşmi,akraba mı dost mu hepsi yalan....
Sildim defterden bende tüm çıkar odaklarını, Gölge etmeyin ,dilemem başucumda başkalarını, Ben çoktan kaybettim zaten tüm umutlarımı, Gidenlerimden başka kimselere inanamam, hepsi sahte, hepsi yalan....
Yıldız Koç Şimşek
09 Ocak 2007 13:27 | yorum ekleyin GEÇTİ ARTIK
Ne gülün kokusu çekici Ne şarkılar eskisi gibi, Bir ömür değirmeninde aklanmış yıllar, Geri dönüşü yok bu yolun, Koşarsan yorulursun., Hızlı gitsen dizlerinde yok derman, Yok arkadaş, ben buralarda fazla kalamam.
Bahara uzansam çok gerilerde, Yaz mevsimini yüklemişim çoktaan gemilere, Boyun büker oldum atık sevgilere Geçti benden yaşamak geçti
Uzak bir yerlerde tren sesleri, Uzayan yollarda ayak izleri Gönül bu seferde gördü kederleri, Ağlamak geçti benden çoktan geçti
YILDIZ KOÇ ŞİMŞEK
06 Ocak 2007 12:41 | yorum ekleyin Buruk Şarkılar
05 Ocak 2007 17:57 | yorum ekleyin BİR DÜZİNE YILBir düzüne yılı bıraktık avuçlarımızdan, Yokluk var: Canlarımızın yokluğu… Yoksulluk var: Umutlarmızın yoksulluğu… Ayrılıklar; Bir bir kopuşu gençliklerimizin, Ölümler; Hepsinden beter geldi. Düştü içimize ateşler… İşte böyle geçti, Koç’um, Hayatımızın son on iki yılı… Kimi zaman bitecek diye hasret, Kimi zaman dedik ki ; Ümitlerimiz yeşerecek elbet… Düşe kalka geçti senelerimiz. Baktık ki biz hala , Bıraktığımız yerdeyiz… Biraz biber tuz, Biraz güneş,biraz buz, Ne olacak ,bilemeyiz sonumuz… Şükür ki bu hayatı birlikte yaşıyoruz… YILDIZ KOÇ ŞİMŞEK 05 Ocak 2007 15:16 | yorum ekleyin |
Son yorum alanlarGEÇ (2) reklamlarblog etiketlerim |
ark siteler: nedir ne demek, türkçe dil araçları
biz kimiz? | yasal bilgiler | beni oku | iletişim 2006-2007 © alanturka.com 13.1.398